<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	>

<channel>
	<title>paraketa</title>
	<atom:link href="http://www.paraketa.net/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.paraketa.net</link>
	<description>aylık internet gazetesi</description>
	<pubDate>Sun, 28 Feb 2010 20:55:31 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.7.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Memleketin Hali</title>
		<link>http://www.paraketa.net/2010/02/memleketin-hali/</link>
		<comments>http://www.paraketa.net/2010/02/memleketin-hali/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Feb 2010 20:06:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Melek Gündoğan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ocak - Şubat '10]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.paraketa.net/?p=327</guid>
		<description><![CDATA[Yeni yılda bir kaç mektubu sizlerle paylaşmak istedim.
“Nasıl başlasam bilmiyorum. Televizyonda haberleri izliyorum. Günlerdir ülkenin her yanı alevler içinde..."]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;"><img class=" aligncenter" title="memleketin hali" src="http://www.paraketa.net/image/subat10/melek.jpg" alt="Fotoğraf: Can Aydın" width="450" height="300" /></p>
<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Yeni yılda bir kaç mektubu sizlerle paylaşmak istedim.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">“Nasıl başlasam bilmiyorum. Televizyonda haberleri izliyorum. Günlerdir ülkenin her yanı alevler içinde. Minicik çocukların elinde molotoflar saldırıyorlar oraya buraya. Sivil insanlar ölüyor. Demokrasi istiyorlar. Sadece etnik bir grup için mi gerek demokrasi? Kendileri için istiyorlar. Sanki 12 Eylül zindanlarında yalnızca onlar yatmış, yalnızca onlar işkence görmüş.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Yoksulluk sadece onları mı etkiledi. Bu memlekette herkes yoksul değil mi? Aç değil mi? </span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Kimlikleri verilsin istiyorlarmış? Bu ülkede TC kimliği taşıyan herkes seçme ve seçilme hakkına sahip değil mi? Hastanelerden herkes eşit yararlanmıyor mu? Türk kimliği zorla kabul ettiriliyormuş. Yalan. Nüfus cüzdanımda türk, kürt, laz ya da çerkez yazmıyor. Etnik ayrım yok. Ama mezhep ayrımı derseniz var. Bunu konuşmuyor siyasiler. Çıkarlarına göre davranıyorlar.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Tamam sağlık hizmetleri pek yeterli değil diyebilirsiniz. Haklısınız. Köylerin okulu, yolu , köprüleri yok diyebilirsiniz. Siyasiler memleketi kendi yandaşlarına peşkeş çekiyor diyebilirsiniz. Haklısınız. Her on yılda bir darbe yapılan bir ülke başka nasıl olur ki?”</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><em><span lang="TR">***</span></em></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">“Ben mezrada ailemle birlikte yaşıyorum. Birlikte dediğime bakmayın. Kocam evin bahçesine bir baraka yaptı. Kızımla beni oraya koydu. Bir yatak, bir kilim yeter dedi. Arada ekmeğimizi, suyumuzu koyar o kadar. Hani boşasa diyorum. Boşayacak zati. Ama yinede ben bahçede kalacağım. Oysa kurtulmak isyorum buradan. Babamın evine dönmek istiyorum ama kızım ne olacak diyorum. Aslında ölüm en güzel çare bize. Hem bana hem kızıma. Dersin ki neden diye? </span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Bu yaşamak mıdır? Dedim ya ölüm çaredir. Aslında oda çare değildir. İyisi mi ben ne yapayım deyin bana. Valiye gideyim. Kızıma maaş bağlasın okusun kızım. Okusun ki kaderi benim gibi olmasın. Hakkına sahip çıksın. Ama önce haklarını öğrensin değil mi?”</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">***</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">“Benim derdim okumakla. Annem babam okumamı üniversiteye gitmemi istiyorlar. Herkes üniversite okumak zorunda mı? Okumasam olmaz mı? Ben bu sistemde okumak istemiyorum. Bunca sene okuduğum, öğrendiğim her şey yalan. Hepsi değil belki ama. Bize öğretilen tarih yalan. Üstelik bu yalanları zorla öğretiyorlar. Yıllardır her sabah okulda, yemin ederek sınıfa girmek iğrenç. Türküm doğruyum diye başlayan bir yemin faşistçe değil mi? Irkçı değil mi? </span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Okumak işkence gibi geliyor ve ben hiç bir şey öğrenmek istemiyorum. Köyde yaşasam daha mutlu olurdum gibime geliyor. </span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Solcu sanmayın beni değilim. Komünist de değilim. Onlar sadece kitap okuyup tartışırlar. Tartışırken de tepeden bakarlar karşılarındakilere. Ha bir de anlamadığım, kentli olmak isterler ama olamaz gibi gelirler bana. Biraz tepeden, küstahça, hesap soran bir biçimde bakarlar, davranırlar çevrelerindekilere. Ama hesap vermeden.”</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">***</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">“Ben bir kürt kadınıyım. Kadın olmak zor bu ülkede. Kürt kadını olmak ise daha da zor. Kadın olmaktan dolayı uğradığım haksızlıklara karşı dururken kürt olmaktan dolayı da zorlanırım. Aslında şöyledir durum. Hani ben haklarım için uğraşırken, sokakta taş attığı için aylardır hapis yatan çocuğuma da yanarım. Bunlar bilinen şeyler. Sizlerde bilirsiniz. </span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Benim sormak istediğim başka bir şey vardır. Memlekette bunca olay olur. Çözüm için öneriler yapılır. Yanlış ya da doğru. Neden kadınlar sessiz kalır? Kadın kurumlarının sesi soluğu çıkmaz. Bu kadar açılım paketi konuşulur ama onların sesi çıkmaz. Hani mesela ben kendi ana dilimde kürtçe okuyup yazmak istiyorum diyorum. Merak ediyorum bu konuda neden sesleri çıkmaz?” </span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">***</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Memleketin halini anlatır mı bu mektuplar bilemem. Ama birşeyler eksik, yanlış&#8230; Çok geç kalmadan eksikleri tamamlamak mümkün olur mu dersiniz?</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR"><br />
</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><em>Fotoğraf: Can Aydın</em></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.paraketa.net/2010/02/memleketin-hali/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ankara Mektupları VIII - Eczacılara ve Eczanelere Farklı Kuşaklardan Bakış</title>
		<link>http://www.paraketa.net/2010/02/ankara-mektuplari-viii-eczacilara-ve-eczanelere-farkli-kusaklardan-bakis/</link>
		<comments>http://www.paraketa.net/2010/02/ankara-mektuplari-viii-eczacilara-ve-eczanelere-farkli-kusaklardan-bakis/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 27 Feb 2010 20:10:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayşegül Pamukçu</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ocak - Şubat '10]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.paraketa.net/?p=331</guid>
		<description><![CDATA[Annem, 1958 mezunu bir eczacı. Onların zamanında Türkiye’de...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" title="Eczacılar ve Eczaneler" src="http://www.paraketa.net/image/subat10/aysegul.jpg" alt="" width="450" height="299" /></p>
<p style="text-align: left;"><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Annem, 1958 mezunu bir eczacı. Onların zamanında Türkiye’de tek Eczacılık Okulu varmış, her yıl sadece 70 öğrenci alınırmış. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde yer alan, eğitim kadrosunu ağırlıkla II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’ye gelen akademisyenlerden oluşturan Okul, zorlu müfredatıyla öğrencileri inim inim inletirmiş. Saatlerce ayakta, çok hassas ölçülerle çalışmayı gerektiren laboratuarlar, ağır yazılı sınavlar, onlar yetmiyormuş gibi her dersten ayrı ayrı girilen, hocaların önünde tir tir titrenen acımasız sözlü sınavlar… Yazılılarda, bir sayfa uzunluğundaki formüllerde bir elementi unuttunuz mu bütün soru gidermiş, hepsini ezbere bilmeniz gerekirmiş. Eczacılıkta yararlanılan bitkilerin de bütün familyalarının Latincelerini ezberlemeniz gerekirmiş. Annemin buna ilişkin komik bir anısı var. Sözlü dönem sınavlarından birindeler, öğrenciler heyet odasına ikişer ikişer alınıyorlar. Öğrenciye bir bitki uzatılıyor ve bitkinin adı, Latincesi, diğer cinsleri, hangi cinsin hangi tedavilerde ne oranda yararlı olduğu, artık Allah ne verdiyse bildiklerini anlatması isteniyor. Annemle birlikte heyete giren öğrencinin şansına “nane” düşüyor. Annem arkadaşının ne kadar ballı olduğunu düşünürken bir de bakıyor, çocuk elindeki nane dalını uzaydan gelmiş bir cisim gibi evirip çeviriyor, kızarıp bozarıyor, bir türlü tanıyamıyor! Annem şaşkın, bir fırsatını bulup hocalar fark etmeden “koklasana” diye fısıldıyor. Çocuk da çalışkan arkadaşından tüyoyu almış, kendinden emin bir şekilde “oksidalise” diyor, her ne ise o!!! Hocalar da köpürüp “daha neler” diyerek çocuğu kovuyorlar. Çocuk çıkışta sıralarını bekleyen diğer arkadaşlarına “Belkıs yüzünden kaldım” diyor! Daha sonra işin aslını öğrenince pek utanıyor… Kulaktan kulağanın cilveleri işte…</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Tabii, o zamanlar sadece teori sınavları değil, laboratuar sınavları da çok zorluymuş, hoca ve asistanların bazıları da adeta öğrencilere kan kusturmak üzere yeryüzünde görevlendirilmiş yaratıklarmış. Annem anlatırken hala gözleri çakmak çakmak olur, o günleri yeniden yaşar. Bir de, laboratuarlarda o kadar yorulduktan sonra doğrudan yurda gidilemezmiş. Üstlerine öyle bir koku sinermiş ki, arkadaşları dayanamazmış. Yurtlarda duş-banyo hayal tabii, onun için önce Cağaloğlu Hamamı’na gidilir, temiz-pak yurdun yolu tutulurmuş. Bunlar annemin anıları… Bir de benim, onun eczanesiyle ilgili anılarım var. Bunlar hep çocukluk anıları, çünkü annem bir nedenle (şimdi uzun hikaye) ben 9-10 yaşlarındayken eczanesini kapattı – yani bir kalfaya emanet etmedi, ya da diplomasını kiraya vermedi, düpedüz kapattı.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Genellikle Cumartesi öğleden sonraları kardeşimle eczanede olurduk. Arka taraftaki laboratuarın kapısındaki kalın bordo perde, bir sinema perdesi gibi büyülü hayallere sürüklerdi bizi (ah, o zamanlar sinemaların, seans başlarken gonk sesi duyulur duyulmaz ihtişamla iki yana açılan ya da yukarı kalkan bordo renkte kadife perdeleri vardı). Annem bizi asla o bölüme sokmaz, bu da bizim merakımızı ve hayal gücümüzü iyice kamçılardı. Eczanede şimdiki gibi hazır paketlerde ilaçlar satılırdı ama hastalar sıklıkla ellerinde doktorların hazırlanmak üzere yazdıkları reçetelerle de gelirlerdi. Böyle bir reçete geldiğinde annem laboratuara geçerdi. Biz de perdenin aralığından birbirimizi itiştirerek Belkıs Hanım’ın beyaz gömleğinin üzerine önlüğünü geçirişini, saçlarını boneye benzeyen bir başlığın içine toplayışını, ellerine eldivenlerini geçirip raflardan aldığı türlü çeşitli malzemeyi hassas terazide bir bir tartışını, sıvıları pipetlerle çekişini, ölçeklerde ölçüşünü, hepsini uygun kıvama gelene kadar karıştırışını, en sonunda paketi hazırlayarak dışarı süzülüşünü, hastaya ilacı nasıl kullanması gerektiğini tane tane anlatışını hayran hayran izlerdik. Evde de, eski hassas teraziye başrolün verildiği macera dolu oyunlar en keyifle oynadıklarımız olurdu.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">İşte, eczane – eczacı denince benim aklıma bunlar geliyor. Geçtiğimiz ay eczacıların hükümetin son düzenlemelerine karşı örgütlü eylemleri sırasında, benden 20 yaş küçük proje arkadaşım Ahmet’in yazdığı bir metni okuyunca şimdiki kuşakların eczanelere ve eczacılara bakışının oldukça farklı olduğunu görmek beni şaşırttı. Hele tam da metni okuduğum gün bir eczanenin vitrininde bir ürün için neredeyse vitrin büyüklüğündeki “2 alana 1 bedava” yazısını görünce kuşaklar arasındaki algı farkını sizle de paylaşmak istedim. İşte Ahmet’in o sağlam kalemiyle yazdığı “tamamıyla kişisel not”u:</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR"><span style="text-decoration: underline;">Eczanelere ve eczacılara dair tamamıyla kişisel bir not – Ahmet E.</span></span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Çabuk hastalanan, nazik bir çocuktum. Bir de üstüne fazlasıyla sakardım, sürekli oramı buramı yaralardım. Hayatımın önemli bir bölümü de bu yüzden, doktor, sağlık ocağı, eczane, vs. koşuşturup durmakla geçti.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Doktorlar kötüydü, çocuk aklım bile bunu anlamaya yeterdi, ama yine de önemli okullar okumuş olduklarını bilirdim. Hele de bir taşra kasabası ölçeğinde fazlasıyla da saygı görürlerdi. Sevmesem de saygıda kusur etmemeye gayret ederdim ben de.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Eczacılarlaysa bir alıp veremediğim yoktu genelde. Çoğu sevimli insanlardı. Özden Eczanesi&#8217;nin sahibinin biraz burnu havalardaydı belki ama Güven Eczanesi&#8217;ndeki eczacı ve kalfası, belki kalfa annemin ve babamın öğrencisi olduğu için, bana bayılırlardı. En sık gittiğimiz eczaneyse Pınar Eczanesi&#8217;ydi ki ben en çok oraya gitmeyi severdim. Hem hastaneye yakındı, fazladan yol yürümemiz gerekmezdi, hem de sahibi çok candan, çok sevgi dolu gelirdi. Ama bir yandan da üzülürdüm, ne kadar iyi bir insan, niye eczacı olmuş diye&#8230;</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Sonra o eczacıyı (Gönül Teyze, kulakları çınlasın) yakından tanıma şansına sahip oldum, sekiz dokuz yaşlarındaydım o sıra. Kızıyla hem altkat komşumuz hem köylümüz, çok sevdiğim Fatma Teyzem ilgilenmeye başlamıştı. Gönül Teyze de sık sık Fatma Teyzeye gider gelir olduğundan annemle de arkadaş olmuştu. Tanıdıkça daha da hayran olmuştum Gönül Teyzeye. İyi araba kullanırdı, espriliydi, zarifti. Doğumgünümde küçük bir sandık içinde oyuncak araba getirmişti. Niksar&#8217;da bulunacak türden bir hediye değildi. Araba kırıldı mı bozuldu mu, bilmiyorum artık, ama kutusu durur hâlâ&#8230;</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Ve bir gün dayanamayıp sordum Gönül Teyzeye: &#8220;Siz niye eczacı oldunuz ki?&#8221; diye. Kahkahayla karşılık vermişti, &#8220;Neden ki, başka ne olsaydım&#8230;&#8221; Ben oysa, &#8216;ailemin beni okutacak durumu yoktu ya da başarılı bir öğrenci değildim, okuyamadım&#8217; gibi bir yanıt bekliyordum. Orada öğrendim, eczacı olmak için Gönül Teyzenin üniversite bitirdiğini ve çok şaşırdım. Sırasıyla diğer tanıdığım eczacıları da sordum. Evet, her biri üniversite bitirmişti eczacı olmak için.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">On bir yaşında ayrıldım oradan, ama o gün bu gün, hangi eczaneye girsem şöyle bir durur, düşünürüm, elimdeki reçeteye bakıp dolaptan ilacı verenin kalfa olması ile eczacı olması arasında ne fark var diye&#8230; Hatta eczacının bilgisini tartmak adına, gereksiz sorular sorduğum, yersiz taleplerde bulunduğum da olmuştur. &#8220;Bir ateş düşürücü istiyorum, ama içinde parasetamol olmayacak, aç karnınayken de içilebilecek, karaciğeriyse yormayacak&#8230;&#8221; gibilerinden.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Şimdi hükümet eczacılığı yeniden gündeme taşıdı. Eczacılar önce ilaç fiyatlarının düşürülmesine, sonra da ilaçların market, vs. yerlerde satılmasına yönelik çalışmalara seslerini yükseltti, bilumum yerde de yükseltmeyi sürdürüyor. Aralarında sevdiğim birçok eczacı da var, onları kırmak istemiyorum aslında. Bir yandan da herhangi bir hükümetin herhangi bir uygulamasını destekler pozisyonda da durmak istemiyorum. Ama ne var ki, &#8220;ilaçlar marketlerde de satılabilir&#8221; demekten, hatta bütün eczanelerin kapanabileceğini ve dünyada hiçbir şeyin de kötüye gitmeyeceğini düşünmekten de kendimi alamıyorum. Tıbba ya da ilaçlara itibar etmiyor değilim, ama çocuk aklım büyümüş olsa da, ilaç &#8220;satışı&#8221;nın belirli bir diploma üzerinden yapılmasını kabul edemiyor. </span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Açıkçası hâlâ aynı soru da dönüyor aklımda, &#8220;Gönül Teyze, siz niye eczacı oldunuz ki&#8230;&#8221;</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.paraketa.net/2010/02/ankara-mektuplari-viii-eczacilara-ve-eczanelere-farkli-kusaklardan-bakis/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Çay Kanun Tasarısı&#8217;yla Yaklaşan Toplumsal Yıkım</title>
		<link>http://www.paraketa.net/2010/02/cay-kanun-tasarisiyla-yaklasan-toplumsal-yikim/</link>
		<comments>http://www.paraketa.net/2010/02/cay-kanun-tasarisiyla-yaklasan-toplumsal-yikim/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Feb 2010 20:20:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fatma Genç</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ocak - Şubat '10]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.paraketa.net/?p=333</guid>
		<description><![CDATA[2009 Haziran’ından beri TBMM gündeminde bulunan Çay Kanun Tasarısı, çayın neoliberal piyasalara sunulması, çay üreticileri, çay işçileri ve tüketici-halk için çok önemli değişiklikler getirmektedir...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" title="Çay Kanun Tasarısı" src="http://www.paraketa.net/image/subat10/fatma.jpg" alt="" width="450" height="675" /></p>
<p style="text-align: left;"><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">2009 Haziran’ından beri TBMM gündeminde bulunan Çay Kanun Tasarısı, çayın neoliberal piyasalara sunulması, çay üreticileri, çay işçileri ve tüketici-halk için çok önemli değişiklikler getirmektedir. Dünya çay piyasaları izlenerek hazırlanan tasarıyla, çayda yeniden yapılandırma sürecine girilmektedir. AKP iktidarının teşvikiyle Rize Ticaret Borsası tarafından hazırlanan tasarı, sermayenin çayla ilgili yeni taleplerini de gündeme getirmektedir. Rize Ticaret Borsası(1) ve MÜSİAD bu konuda yoğun kampanyalar yürütmektedir. MÜSİAD Rize Şube Başkanı Cem Temizel bu konuyu şöyle ifade etmektedir: “Çay yoksa bizler de olamayız. Bölgemizde çay, ticaretin de sosyal yaşamın da temel unsurudur. Bu nedenle herkesi ilgilendiren çay konusunda yaşanan sıkıntıların çözümü için atılan adımlar çok önemlidir.”</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Peki, nedir bu çok önemli adımlar ve kimin için atılmaktadırlar?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Tasarı, çayla uğraşan herkes için birçok alanda hayati değişiklikler içermektedir. Bunlardan en fazla öne çıkanlar şunlardır: yaş çay yaprağı toplayan üreticilerin işçileşmesi; ÇAYKUR’un yerine düzenleyici bir üst kurulun oluşturulması; çay borsasının kurulmasıyla çayın üretimden tüketime giden sürecine yeni aktörlerin eklenmesi. Tasarı’nın ‘amaç ve kapsam’ kısmında bu alanlara dair düzenlemelerin olacağı açıkça belirtilmektedir.(2) Tasarı’nın 12 bölüm, 22 madde ve 8 geçici maddeden oluşması, yürürlükteki Çay Kanunu’nun bir paragraflık uzunluğuna göre çok daha detaylandırıldığını göstermektedir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Kanun tasarısıyla birlikte gelen en büyük değişiklik, yaş çayı toplayan ve yaş çayı işleyenler arasında müstahsil ve üretici olarak ayrım yapılmasıdır. Kanun tasarısında müstahsil(3) olarak tanımlanan kişi yaş çay tarımı yapan gerçek ve tüzel kişiler olarak tanımlanmaktadır. Üreticiler(4) ise yaş çay bitkisini kuru çay ve uç ürünlere(5) dönüştüren gerçek ve tüzel kişiler olarak tanımlamaktadır. Üretici ve müstahsil arasında yapılan bu net ayrımın iki önemli sonucu olacaktır: Yaş çay yaprağı toplayan çiftçiyi hem Tasarı’da üretici olarak tanımlanan fabrikalara bağımlı kılmakta hem de yaş çay yaprağı toplayan çiftçiyi sözleşmeli çiftçi haline getirmektedir. Kanun tasarısının 15. maddesinin 9. bendine(6) bakacak olursak; “müstahsil sözleşmesi” yaş çay yaprağı toplayan ‘sözleşmeli çiftçilerle’ ‘üreticiler’ (fabrika, şirket, çay işvereni) arasında asgari bir yıllık sözleşme yapma zorunluluğu getirilmektedir. Müstahsilden ne kadar çay alınacağı konusu da ‘üretici’ lehine düzenlenmiştir. 2. maddeki(7) kota tanımlamasına göre yaş çay işleme ve kuru çay elde edebilme miktarlarının kurul tarafından üreticilere yıllık bazda verileceği ifade edilmektedir. Madde 15′de(8) de üreticilere günlük yaş çay işleme kapasiteleri yanında satın alabilecekleri yaş çay kotası verileceği belirtilmektedir. Üreticilere de bu kapasiteyi kullanmak ve müstahsille yaptıkları sözleşme doğrultusunda ürünleri alma zorunluluğu getirilmektedir. Böylece sözleşmeli çiftçiye dönüşen yaş çay yaprağı toplayan çiftçiler üretici firmalarla sözleşme yapmadığı zaman çay tarımını gerçekleştiremeyecek. Çay tarımı yapamayan çiftçi de toprağını ekemeyecek; işsizlik ve göç gibi işçileşme süreçlerinin bilinen toplumsal olgularını yaşamak zorunda kalacaktır. Sonuç olarak; ‘ucuz ve güvencesiz işçi’ olarak işçi pazarında alıcı bekleyeceklerdir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Kanun tasarısıyla birlikte göze çarpan ikinci değişiklik ise Çay İhtisas Borsası’ nın kurulmasıdır. Son iki senedir MÜSİAD ve Ulusal Çay Konseyi Türk çayının kalitesini arttırmak için çay borsası kurulması gerekliliğini vurgulamaktaydılar. Türk çayının uluslararası alanda rekabet edebilirliğini sağlamak ve ihraç potansiyelini arttırmak için emtia borsasının kurulmasını istemektedirler. Daha açık bir ifadeyle yaş çayı alıp işleyen çay firmalarının dünyadaki çokuluslu çay tekelleriyle rekabet edebilmelerinin koşullarının sağlanmasını planlamaktadırlar. Rekabet edememelerinin önündeki en büyük engel ise Türkiye’de çay üretim maliyetlerinin yüksek olmasıdır. Çay borsasının en büyük işlevi, borsada oluşacak fiyat üzerinden rekabet edebilirliği sağlamak olacaktır. Tasarının “Çay İhtisas Borsası, Kuruluşu, İşleyişi ve İşlem Yapma Zorunluluğu: Borsanın kuruluşu” başlıklı 12. maddesinin 1. bendinde şu söylenmektedir: “Ekonomik gereklilikler gözetilerek güven, serbest rekabet ve istikrar içinde çay ürününün arz ve talebini buluşturmak” . Çay üreten diğer ülkelerdeki çalışanların saatlik ücretlerine bakınca da bu durumun nedeni açıkça görülmektedir. Türkiye’de çalışanların saat ücreti 6,92 iken Çin’de 0,64, Hindistan’da 0,49 ve Sri Lanka’da 0,40’dır. Emtia Borsası, dünyada, alıcı ve satıcının bir araya gelerek rekabet ortamında fiyatın belirlendiği yerdir. Oluşturulacak olan borsanın amacı, Rize Ticaret Borsası tarafından hazırlanan Çay Borsasının Değerlendirilmesi adlı metinde(9) şöyle belirtilmektedir: Borsanın asıl amacı üretici, imalatçı, paketlemeci, satıcı ve tüketicinin haklarını korumaktır. Ancak, çay borsası yoluyla çiftçiye verilen fiyatın ve işçiye verilen ücretin “borsada rekabet koşullarında belirlenmesi” yani rekabet edebilecek düzeye düşürülmesinin amaçlandığı açıktır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Çay borsasının kurulacak olmasıyla birlikte sürece yeni aktörler eklenecektir. Çay Kanun Tasarısı’nda üretimden tüketime giden süreçte aktörler şöyle tarif edilmektedir: Müstahsil (yaş çay üreticisi)(10), üretici (kuru çay üreticisi)(11), broker (kuru çayı borsa kanalıyla satılmasına aracılık yapan tüzel kişi, borsa simsarı)(12), akredite alıcı (borsadan kuru çayı satın alacak olan gerçek veya tüzel kişi)(13), paketçi (borsadan alınan kuru çayı ambalajlayarak piyasaya arz eden gerçek veya tüzel kişi)(14), imalatçı (yaş çay ve kuru çayın üretim aşamalarında kullanılan teknik ürünleri üreten gerçek ve tüzel kişi)(15), depolama (broker tarafından işletilen satışa hazır kuru çayın bekletildiği depolar)(16) ve tüketici. Bu süreçte yer alan her bir aktör, birbirine bağlı olarak faaliyet yapmak zorundadır. Bir firma ile sözleşme yapmayan yaş çay üreticisi, topladığı çayını satamayacak, satamadığı çayı elinde kalacaktır. Yaş çayı alıp, işleyerek kuru çaya dönüştüren firmalar ürettikleri kuru çayın tamamını borsada satmak zorundadır. Borsada kuru çay satışı yalnızca lisanslı broker firmalar tarafından yapılacak; kuru çay alımını da yalnızca lisanslı akredite alıcı firmalar yapabilecektir. Dolayısıyla bu süreçteki her bir özne bir diğerine bağımlı hale gelecek, böylece bu zincirin dışında kalanlar çay üretiminin dışına itilecektir. Bu süreçten en olumsuz şekilde etkilenecek olanın, üretim zincirine giremeyenler kadar zincirin ilk halkasında yer alan yaş çay üreticisinin olacağı açıktır. Tasarı’da yapılan düzenlemeler, yaş çayı işleyerek kuru çay haline getiren firmaların lehinedir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Yaş çay üreticisi için bir diğer önemli sorun, yaş çay taban fiyatının kimin tarafından belirleneceğidir? Yaş çay üreticisine her sene ÇAYKUR tarafından belirlenerek verilen yaş çay taban fiyatı, yaş çay üreticisi için bir güvence olarak görülüyordu. Borsada oluşacak fiyatın yaş çay üreticisi için düşük olacağı açıktır. Rize Ticaret Borsası’nın emtia borsalarına ilişkin sunumunda ifade ettiği ‘altın kural’ bunu açıkça göstermektedir: “Satıcılar rekabet ederse fiyat düşer, alıcıların rekabet ettiği ortamda fiyat yükselir.” Bu altın kuralda bahsedilen bu firmaların ‘minimum maliyet maksimum kar’ anlayışıdır. Bu aynı zamanda kapitalizmin de altın kuralıdır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Tasarı’yla ilgili dikkat çeken üçüncü yeni düzenleme ise ‘Çay Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun kurulacak olmasıdır.(17) Neoliberal yapısal uyum programının getirdiği ‘üst kurullar’ burada da görülmektedir. Kurulun görevi, çay borsasının düzenlenmesi ve denetlenmesi, ruhsatlandırma, kota belirleme gibi işlerdir. Kurulla birlikte ÇAYKUR özelleştirilerek çay üretim zincirinde çay üreten diğer firmalardan biri haline gelecektir. Tasarı’da ÇAYKUR’un adının geçmemesi açıkça bunu göstermektedir. Tasarı yasalaştığı zaman ÇAYKUR’un yaş çay üreticilerinden çay alıp almayacağı(18) ve ÇAYKUR fabrikalarında çalışanların durumlarının ne olacağı büyük bir soru işaretidir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Daha önceki deneyimlere bakacak olursak, Tekel’de 2002 yılında yürürlüğe giren “Tütün Yasası” ile Tekel destekleme alımlarından çekilmiş ve son kez 2009 yılında alım yapmıştır. Tekel fabrikalarının özelleştirilmesiyle fabrikalarda çalışan işçiler 4/C(19) adı altında ‘geçici işçiler’ statüsüne alınarak kazanım ve haklarının çoğunu kaybetmişlerdir. Kamu İktisadi Teşekkülü olarak faaliyet gösteren ÇAYKUR da, Tekel’in yaşadığı süreçlerin benzerini geçirecek ve dolayısıyla özelleştirilecektir. Yaş çay üreticisi ve ÇAYKUR bünyesinde çalışanlara dair verilen güvenceler geçersiz olacak ve ÇAYKUR’un çay üreticisi bir firmadan farkı olmayacaktır. ÇAYKUR’ da sendikal belirsizlikle(20) başlayan bu süreç, tasarıyla son ölümcül darbesini alacak gibi gözükmektedir. Tekel işçilerinin bugünlerde gösterdiği muazzam direnişi ortaya çıkaran süreç, çayın geleceğine ilişkin ipuçları vermektedir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Doğu Karadeniz Bölgesi için çay, birçok insanın geçimini sağladığı hayati bir üründür. 2008 rakamlarına göre ÇAYKUR’ da 13.524 işçi personel ve 1.302 memur personel çalışmaktadır. 204 bin üretici de çay tarımı ile uğraşmaktadır. Görünen rakamların dışında, çay tarlalarında çalışan yevmiyeli göçmen ve yerli işçiler, özel çay fabrikalarında kayıt dışı çalışan mevsimlik işçiler dahil olmak üzere yaklaşık 2 milyon insan bölgede çaydan gelir kazanmaktadır. Oysa Tasarı, ekmeğini çay tarımından çıkaran yaş çay üreticisi ve çay fabrikalarında çalışan işçiler lehine herhangi bir düzenleme içermemektedir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Sonuç olarak Çay Kanun Tasarısıyla birlikte, bugün artık halkın temel gereksinimlerden biri haline gelen çay, büyük ve hareketli bir pazara dönüştürülerek neoliberal piyasalara itilmektedir. Böylece çay piyasası, neoliberal kurallarca yeniden düzenlenmektedir. Çay üreticisi, güvencesiz sözleşmeli çiftçiye dönüştürülürken; işçiler, ucuz ve güvencesiz biçimlerde yeniden işçileştirilmekte ve halkın temel gereksinimlerinden biri daha piyasaların insafına terk edilmektedir. Yasa tarsısıyla birlikte, bölgedeki toplumsal yaşamı bütünüyle yıkıma sürükleyecek neoliberal dönüşüm sürencinin önemli eşiğiyle karşı karşıya bulunuyoruz.</span></p>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Dipnotlar:</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">1- Rize Ticaret Borsası Başkanı Mehmet Erdoğan, aynı zamanda MÜSİAD eski Rize Şube Başkanıdır</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">2-Bu Kanun, çay tarım alanlarının tespitini, yaş çay müstahsillerinin ve çay üreticilerinin hak ve yükümlülüklerini, kuru çayın ürün ihtisas borsası kanalıyla satışını, destekleme şartlarının belirlenmesini, çay piyasasının düzenlenmesi ve denetlenmesi ile Çay Piyasası Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun kuruluş ve görevlerini ihtiva eder. (Madde 1/1)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">3-Yaş çay müstahsili: Yaş çay tarımı yapan gerçek veya tüzel kişiler (Madde 2/h)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">4- Çay üreticisi: Yaş çay bitkisini, kurul tarafından işletme ruhsatı verilmiş fabrika, atölye veya benzeri tesislerde işleme tabi tutarak, kuru çay ve uç ürünlere dönüştüren gerçek veya tüzel kişiler (Madde 2/k)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">5-Uç ürünler: Üretim aşamaları sonucunda ortaya çıkan ve kuru çay tanımı dışındaki ürünlerin yeni bir işleme tabi tutulmasıyla elde edilecek nihai ürünlerdir. (Madde 2/g)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">6-Müstahsil sözleşmesi: Kurul tarafından tespit edilerek üreticilere tahsis edilen kotaların garantisi için gerekli yaş çayın temini amacıyla üreticiler ile müstahsiller arasında sözleşme düzenlenmesi zorunludur. Müstahsil dilediği üretici ile sözleşme akdederek yaş çayını satma hakkına sahiptir. Sözleşmeler asgari bir yıllık yapılır. Bu sözleşmelerde aynı parsel alanı içerisinde birden çok üretici ile anlaşma yapılamaz. Müstahsil ile üretici arasında akdedilecek sözleşmenin içerik ve şekli, tip sözleşme halinde Kurul tarafından hazırlanır, özel hükümler ise taraflar arasında belirlenir. (Madde 15/9)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">7- Kota: Madde 2/y</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">8-Yaş çay kotası: Kurul, üreticilere ait fabrikaların günlük yaş çay işleme kapasitesini bilimsel kriterler kullanarak günlük ve yıllık olarak tespit eder. Üreticilere, kapasiteleri oranında satın alabileceği maksimum yaş çay kotası verilir. Üreticiler, bu kapasiteyi kullanmak ve sözleşme yaptığı müstahsillerin sözleşme kapsamındaki ürünlerini satın alarak işlemek zorundadır. Aynı şekilde müstahsiller, yapılan sözleşmeye istinaden taahhüt ettiği yaş çay miktarını üreticiye teslim etmek ve satmakla mükelleftir. (Madde 15/1)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">9- http://www.biriz.biz/cay/cayborsa/CayBorsaDegerlendirme.htm</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">10-Madde 2/h</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">11-Madde 2/k</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">12-Madde 2/u</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">13-Madde 2/w</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">14-Madde 2/x</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">15-Madde 2/ı</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">16-Madde 2/v</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">17-Madde 3/1</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">18- Diğer Kamu İktisadi Teşekkülleri gibi ÇAYKUR’da yaş çay üreticilerinden destekleme alımları yaparak çay tarımı yapan üreticileri güvence altına almaktadır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">19- 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu 4. maddesine göre kamu hizmetlerini gerçekleştirenler memur (4/A), sözleşmeli personel (4/B), geçici personel (4/C) ve işçiler (4/D) olarak dört farklı statülere ayrılmışlardır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">20-ÇAYKUR işçileri, Tek Gıda-İş ve Öz Gıda-İş arasında devam eden yargı sürecinden dolayı fiilen sendikasızdırlar. </span></p>
<p><span lang="TR"><em>(*) 31 Aralık 2009 tarihinde sendika.org sitesinde yayınlanmıştır</em></span></p>
<p><span lang="TR"><em>Fotoğraf: Can Aydın</em></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.paraketa.net/2010/02/cay-kanun-tasarisiyla-yaklasan-toplumsal-yikim/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Siyanürlü Ördek</title>
		<link>http://www.paraketa.net/2010/02/siyanurlu-ordek/</link>
		<comments>http://www.paraketa.net/2010/02/siyanurlu-ordek/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2010 20:26:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özer Akdemir</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ocak - Şubat '10]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.paraketa.net/?p=337</guid>
		<description><![CDATA[Bundan yaklaşık 2 yıl önce İzmir’den Çanakkale tarafına karayolu ile gidenler Ovacık köyünü geçtikten sonra, yolun sağındaki ovada yükselen tepede bir pankartın uzun süre asılı kaldığını gördüler...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" title="Siyanürlü Ördek" src="http://www.paraketa.net/image/subat10/ozer.jpg" alt="" width="450" height="300" /></p>
<p style="text-align: left;"><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bundan yaklaşık 2 yıl önce İzmir’den Çanakkale tarafına karayolu ile gidenler Ovacık köyünü geçtikten sonra, yolun sağındaki ovada yükselen tepede bir pankartın uzun süre asılı kaldığını gördüler. Tepenin üzerine, yoldan rahat bir şekilde görülen pankartta çok yakında bu pasaların maden çukuruna taşınacağı ve ortadan kaldıracağı yazıyordu. “İnsan eksen biter” cinsten bereketli Bergama Ovasının en verimli tarlalarının üzerinde son 10 yılda birkaç tane maden atığı tepesi oluştu. Çok değil on yıl önce, ellerini güneşe siper edip ovaya bakan köylüler, ufuk çizgisine kadar göz alabildiğine uzanan ovadan başka bir şey göremezlerdi. Bugün ise Narlıca’nın, Çamköy’ün, Ovacık’ın, Sağancı’nın ortasında devasa atık tepeleri uzanmakta. Üzerinde, sıra sıra fıstık çamı, zeytin fidanı dikili, ağır metal bulaşıklı altın madeni atıkları bunlar!&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Esas işi davetiyeciliği bırakıp, Ovacık Altın Madeni’ne Amerikan Normandy ile ortak olup altın peşine düşen KOZA Şirketi’ne sorarsanız ne oradaki atık tepeleri zehirli, ne de “görüntü kirliliği”nden başka bir zararları var. Hatta onlara sorarsanız köylülerin “cehennem çukuru” dediği açık maden ocağının 300-400 metre derinliğine ulaşacak olan çukuru, içinde ördeklerin yüzdüğü atık barajı ve üzerinde zeytin fidanları dikili atık tepeleri turizme bile hizmet edebilir! Komik gelebilir ama altın madeninin ilk tartışıldığı süreçte maden yanlıları (bunların içinde akademik sıfatı olan hocalar da vardır) altın madeninin, kurulacak bir seyir terası ile turizme açılabileceğini bile ileri sürmüşlerdi! (1)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bu kişilerin o zaman gündeme getirdikleri “Seyir Terası”nın bir benzeri şimdi Kışladağ Altın Madenini gören bir tepenin üzerine kurulmuş durumda. Eşme-Ulubey arasında, ana yollardan ve gözden ırak bir konumda bulunan Kışladağ Altın Madeni’nin bu Seyir Terası yöre köylüleri tarafından kullanılıyor sadece. Geçtiğimiz aylarda yapılan bilirkişi keşfi sırasında Seyir Terası’ndan madendeki keşfi izleyen İnay Köylüsü Ahmet Yurdakul gibi, terastan yıllar önce kendi elleriyle diktikleri ormanların yok oluşunu, yerine devasa bir çukurun açılışını seyrediyorlar…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bergama’daki pasa tepelerinin üzerine “bu tepeleri yakında kaldıracağız” pankartı asıldıktan bugüne kadar iki yıl geçti. Altıncı şirket pasaları değil ama astığı pankartı kaldırdı. Yöre köylülerine bir sürprizi daha vardı şirketin. Tam bu pasa tepelerinin ortasına ikinci bir siyanürlü atık barajı yaptı. Şirket şimdi istese de atık tepelerini kaldıramaz çünkü bu tepeler<span> </span>siyanürlü suların toplandığı ikinci atık barajının gövdeleri halini almış durumdalar! Daha düne kadar bu tepelerin gözlerinin önünden kaldırılmasını isteyen köylüler, yakın bir gelecekte tepelere bir zarar ziyan gelmemesi için dua edeceğe benzerler. Çünkü herhangi bir depremde, sel baskınında, toprak yaymasında tepelerden birisinin yıkılması durumunda tonlarca siyanürlü su üzerlerine boşalabilecek!&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Altıncı şirket bölgedeki pasa yığınlarını ve atık barajını inşa etmeden önce bu alanlarda kalan tarım toprağını sıyırıp, maden faaliyetleri sonunda alanın iyileştirilmesinde kullanmak için bir yerlere depolamak zorunda idi. Madenin ÇED Raporunda birçok taahhüdün yanı sıra bu taahhütte göze çarpmaktaydı. 2003 yılında bölgede inceleme yapan TMMOB odalarından bir heyet bu tarım toprağının depolandığı alanı aradılar bir süre. Sonra öğrendiler ki, milyonlarca yılda oluşan 160.000 m<sup>3</sup> lük bu bitkisel toprak tabakası, siyanür atık barajı tabanının geçirimsizleştirilmesi için<span> </span>kil tabakası yerine kullanılmış! <span> </span>(2)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Altıncı şirket madenin açık ocağından çıkan pasalarda da herhangi bir ağır metal, ya da siyanür kirliliği olmadığını ileri sürmekte. Buna kanıt olsun diye, bir de “görüntüyü kurtarma” adına bu pasa tepelerine binlerce zeytin ağacı ve çam fıstığı fidanı dikti. <span> </span>Anlatılanlara göre altıncı şirket, maden atıklarının üzerine serilen yarım metre kadarlık tarımsal toprağa dikilen bu fidanları büyütmek için birçok işçisini de bunların bakımı için görevlendirmiş durumda. Kaz Dağlarındaki altın madenciliği ile ilgili tartışmalara katılan Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Murat Şeker, altın madenciliği ile zeytinciliği yan yana bile koymanın olanaksız olduğunu söyleyerek, “Siyanür bulaşığı olan alanlarda zeytincilik yapmak mümkün değildir&#8230;” (3) diyor. Pasaların zehirsiz olduğu, herhangi bir kirliliği bulunmadığı yönündeki iddiaları da Prof. Dr. Şinasi Eskikaya yalanlıyor; “O katı maddeler, ağır metallerle ve bir miktar da siyanürle kirlenmiş olduğu için atık tehlikeli atıktır. Yani siz onları alıp da ‘istersem tepe, istersem vadi, istersem gölün dibine koyarım’ diyemezsiniz” (4)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">“Ördek yüzerse<span> </span>inanmam. Akın İpek yüzsün”<span> </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Sevilen bir halk türkümüzde geçen “Yeşil başlı gövel ördek/Uçar gider göle karşı”<span> </span>dizelerinde anlatılan gölün siyanür atık gölü olabileceğini kimse düşünemez sanırım. Yine de, Bergama’daki<span> </span>altın madeninin atık barajında yüzen bir ördek ailesini görünce yukarıdaki dizeler de akla geliyor ister istemez. “Bu ördeklerin ne işi var atık barajında?” şeklindeki sorunuza iki farklı yanıt bulmak mümkün. Birincisi, madenci şirket göle koyduğu bu ördeklerle göldeki suyun siyanürsüz olduğunu, en azından iddia edildiği kadar tehlikeli olmadığını göstermek istiyor. Barajın hemen yanı başında kurulan küçük bir ağaçlık bölgede otlayan, keçi, at, eşek gibi hayvanlar da aynı işlevi görmekteler. Bu ördeklerin bir başka işlevi ise hayvan severleri kızdıracak cinsten; Ördekler kendi grubundaki hayvanlar içinde siyanürden en fazla etkilenen tür olduğu için, bu atık havuzlarına salınmakta. Şöyle ki; tavukta 21 mg/kg olan kritik siyanür eşiğinin , ördek için 2.5- 3.2 mg/kg olduğu dile getirilmekte. Yani altıncı şirketlerin tıpkı kömür ocaklarında grizu ölçümü için kullanılan kanaryalar gibi, ulaşılamayan bölgelerde siyanür kontrolü yapmak için bu ördekleri yüzdürdükleri söylenebilir. (5) </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Topraklarında altın işletmeciliği yapılmak istenen bir başka yöremiz, Niğde Ulukışla Maden Köyü Muhtarı Erdoğan Özgüler, yörelerinden halkı ikna etmek için Ovacık Altın madenine yapılan gezinin ve orada köylülere gösterilen eşek, keçi ve ördeklerin kendilerini ikna etmediğini söylüyordu. ”Altın tesisinde atın, eşeğin, ördeğin işi ne? Havuzda yüzen ördekleri göstererek<span> </span>atık havuzunda siyanür olmadığını söylüyorlar. Ördek yüzerse<span> </span>inanmam. Akın İpek yüzsün”… (6). Akın İpek’in bu öneriye olumlu yanıt verebileceğini düşünmüyoruz, keza kendisi şu sıralar KOZA Altın’ın “2009 yılında IMKB-30&#8242;da en çok değer kazanan hisse” olması nedeniyle paranın içinde yüzmekle meşguller!&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><br />
</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">(1) – Senih Özay. İnsanlığın Ortak Orospusu Altın, S.O.S Akdeniz Derneği Yayınları, 1995, syf: 21)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">(2) - Bergama Ovacık’taki Newmont (Normandy (Eurogold)) Altın İşletmesi İle İlgili Gezi Notları Ve Bazı Sorular. TMMOB Çevre, Jeoloji, Kimya, Metalurji Mühendisleri Odaları Raporu. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">(3) - <a href="http://blog.milliyet.com.tr/Kazdagi__altin_ve_siyanur/Blog/?BlogNo=70142">http://blog.milliyet.com.tr/Kazdagi__altin_ve_siyanur/Blog/?BlogNo=70142</a></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">(4) – Altın Madenciliği üzerine düşünceler. Prof. Dr. Şinasi Eskikaya, Altın Politikaları Sempozyumu. 20-21 Şubat 2009, sayf: 136</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">(5) (A.Smith ve T.Mudder: &#8220;The chemestry and treatment of cyanidation wastes&#8221;.1991)</span></p>
<p style="text-align: left;"><span lang="TR">(5) – Hayat Televizyonu Çepeçevre Yaşam, Niğde Ulukışla Programı, 31 Ekim 2009</span></p>
<p style="text-align: left;"><span lang="TR"><em>Fotoğraf: Can Aydın</em></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.paraketa.net/2010/02/siyanurlu-ordek/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Öfkeye Tutkun Bernhard Kahramanları: &#8220;Sevdim mi Tam Severim, Sildim mi Bir Kalemde&#8221;</title>
		<link>http://www.paraketa.net/2010/02/ofkeye-tutkun-bernhard-kahramanlari-sevdim-mi-tam-severim-sildim-mi-bir-kalemde/</link>
		<comments>http://www.paraketa.net/2010/02/ofkeye-tutkun-bernhard-kahramanlari-sevdim-mi-tam-severim-sildim-mi-bir-kalemde/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Feb 2010 20:30:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Vuslat Saraçoğlu</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ocak - Şubat '10]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.paraketa.net/?p=339</guid>
		<description><![CDATA[Bernhard okumayı düşünen birinin sürprizlere açık olması gerekir...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" title="Bernhard Kahramanları" src="http://www.paraketa.net/image/subat10/vuslat.jpg" alt="" width="450" height="300" /></p>
<p style="text-align: left;"><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Bernhard okumayı düşünen birinin sürprizlere açık olması gerekir. Sürprizden kast ettiğim, Bernhard kitaplarının okuyucuyu aniden yanıltan, öngörülemeyen, hareketli olay örgülerine sahip olmaları değil; alışılagelmiş birçok romandan tarz açısından çok büyük farklılıklar göstermeleridir. Dramatik bir anlatı, heyecanlı olay örgüsü beklentisi içinde olanlar, Bernhard’ın anektodik anlatım tarzı karşısında şaşırabilir, hayal kırıklığına uğrayabilirler. Daha önemlisi; o “biricik” Bernhard kahramanlarına karşı yoğun bir yadırgama duygusu içinde bulabilirler kendilerini. Kimbilir, belki onlara alışmak için onlarla bir parça da olsa özdeşlik kurmak, arkadaş olmak gerekir.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Bernhard kahramanları anlatılırken bahsedilmesi gereken ilk şey, onların o kendilerine has öfkeleridir. Bu öfke; özel, olağanüstü bir durumda, belli bir aksaklıkta, terslikte ortaya çıkmış bir öfke değildir. Bu yüzden; patlama şeklinde baş göstermiş, yoğunlaştırılmış bir duygudan ziyade, kahramanların hayatlarının bütününe yayılmış bir öfkedir. Kıskançlıktan, ezilmişlikten doğan, mazlumu günü gelince zalim yapan; hırs, ego kardeşi bir öfke de değildir. Bundan dolayı da; saldırmak için değil, korunmak için muhafaza edilir. Çünkü, bu bir varoluş halidir. Yaşayabilmek, hayata tutunabilmek, hayatı sevebilmek için taşınan bir öfkedir bu. Aşağılık dünyaya karşı korunmak için bir zırhtır. Zira; türlü rezillikler vardır bu dünyada; altta kalmak, ezilip geçilmek, felaketlerle, zalimliklerle, kalleşliklerle yüz yüze gelmek an meselesidir. Bunu acıyla deneyimlemiş, yara almış insanlardır Bernhard kahramanları da. Öfkeleri onları bu kötülüklerden, tehlikelerden biraz olsun korur; onların söz konusu aşağılık, yaralayıcı dünyaya katlanmalarını, sendeleyerek de olsa ayakta durabilmelerini biraz olsun mümkün kılar. Ece Temelkuran, “Ağrı’nın Derinliği” adlı kitabında, insanların aslında ağlamamak için öfkendiklerini, öfkenin acıyı dik tutarak yaşamayı mümkün kıldığını söyler. Belki Bernhard kahramanları da, ağlamamak için öfkelenenlerdendirler.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Bernhard kahramanları ayrıksı insanlardır; dünyaya yamuk bakan, bu sayede, toplumun çoğunluğunun gördüğünden farklı bir şey gören insanlardır. Sadece görmekle yetinenlerin aksine, gördükleri üzerine düşünen insanlardır. Bu ayrıksılıklarında; kanımca, müziğe, bilime, felsefeye, edebiyata, üretmeye gönül vermişliklerinin de payı vardır. Bu uğraşların onların ufkunu fazlasıyla açtığı, gözlemlerini rafineleştirdiği, birçok şeyi çevrelerindeki kişilerin çoğundan daha iyi sezip anlamalarına olanak tanıdığı, daha isabetli tespitlerde bulunmalarını sağladığı kesindir. Fakat; bu olumlu katkıların yanı sıra, derin düşünme kapasitesinin; toplumda var olan sefaleti, kötülüğü, adaletsizliği ve budalalığı daha iyi görme fırsatı sağladığı da açıktır. Biraz da bu yüzdendir Bernhard kahramanlarının hayatta öfkelenecek çok şey bulmaları. Bundan duyulan acıdan dolayı; zaman zaman aşırılıklar içinde debelenebilir, yargılarını fazla sivriltebilir, katı kategorizasyonlar, uçlaştırmalar, genellemeler yapabilirler. İnsanları değerlendirirken, “iyi” veya “ kötü” kriterlerini benimsemek yerine; turnusol kağıdı olarak yüzeysellik, budalalık, ahmaklık kategorilerini kullanırlar. İnsanların çoğunun keskin zekadan yoksun olduğunu düşünürler. “Yürümek” isimli anlatıda bu oran yüzde doksan sekiz olarak ifade edilmiştir. “El altında bulunan insanlar”, “normal” diye ifade edilebilirse; normallik, bu kahramanlara göre; birisine karşı temkinli davranmak, ondan kaçmak, hatta tiksinmek için yeterli bir nedendir. Zira, kahramanlarımız; bu tip, “normal” insanların kolaylıkla dünyanın rezilliklerinin bir <span> </span>parçası olacaklarını, dünyanın pisliklerine kolaylıkla bulaşabileceklerini ve belli koşullarda birilerine dalkavukluk etmekten geri duramayacaklarını düşünürler. Bu açıdan, Bernhard kahramanları, biraz da bağımsızlıkçı ruhlarını, karakterlerini korumak için ihtiyaç duyarlar bu öfkeye. Kendilerine yeten bir dünya kurabilmek, kimseye muhtaç olmamak için taşırlar bu öfkelerini. Bu öfkeleri, onların farklı olduklarının, aşağılık saydıkları her şey ile ayrıştıklarının göstergesi olur kendilerince. Ve farklı olduklarını sürekli olarak haykırma ihtiyacı duyarlar. Çevreye saçtıkları sövgüler, dedikoduları, zaman zaman aşırıya kaçan, acımasız gözlemleri bu ihtiyaçlarının bir sonucudur. Ancak şunu belirtmek gerekir ki; bütün bunlar, Bernhard’ın “Wittgenstein’ın Yeğeni: Bir Dostluk” kitabına önsöz yazan Orhan Pamuk’un benzer bir ifadeyle savunduğu gibi, sahip olunan herhangi bir zenginliğin korunaklı, yüksek mertebesinden aşağılara bakmanın hazları da değildir. Zira; bu ayrıştırmanın sonucunda bir çeşit tatmin duygusu değil, acı hissedilir.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Evet; öfke, nefret doludur Bernhard kahramanları. Genel bir tiksinti içindedirler; fakat bu olumsuz duygular toplumun çoğunluğuna yöneltilse de, kesinlikle tamamını hedef almış değildir. Yani bu öfkeleri, “sevme” duygusuyla uzlaşmaz çelişkiler oluşturan topyekün birer reddediş değildir. Aksine; sevdiklerine de tutkuyla bağlıdır Bernhard kahramanları; felsefeye, sanata, müziğe, bilime tutkuyla bağlı oldukları gibi. Sadakatten ve vefadan bir gram ödün vermemeye çalıştıkları, çok büyük bir bağlılıkla -hatta saplantılı şekillerde- sevdikleri insanlar da vardır hayatlarında. Yaşamdaki en büyük zevkin bu insanlarla müzik, felsefe, bilim üzerine derinlikli, doyumlu sohbetler yapmak olduğunu söylerler. Onlardan bahsedilirken aynı komünitenin insanlarından bahsedildiği hissine kapılırız. Marjinalize olmuşluktan, yalnızlaşmışlıktan doğan, aidiyet duygusuna ve sevgiye açlıklarını sezeriz. Ve burada bahsedilen sevgi; har vurup harman savrulmadığı için gerçekten hak eden insana yöneltilmiş, saf sevgidir. Zaten, bu yüzden; bu kahramanların sevdikleri insanların sayıları bir elin parmaklarını geçmez. Belki de; Bernhard ve kahramanları, kimi insanlara besledikleri aşkın sevgileri, tonlarca şeye ve insana karşı duydukları öfkelerine borçlulardır.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Samimidir Bernhard kahramanları; sahtelikten, ikiyüzlülükten nefret ederler. Dostların önünde yüzde yüz temiz olmayı şart sayar; gerçek güleryüzden, gerçek anlamıyla yardıma hazır olmaktan, gerçek fedakarlıktan bahseder dururlar. Bunu başaramadıkları zamansa, sonsuz utanç ve üzüntü duyduklarına şahit oluruz. Bu çok önemli bir özelliktir; zira, saydamlığı, dostluğun en önemli önkoşullarından biri olarak saymak, öfke ve nefret gibi duyguları bünyesinde en az barındıran insanların bile kolay kolay başarabildiği bir şey değildir. Kendilerini alaya alabilen, insanoğlunun bencillik ve zaaflarından kendilerinin de nasiplerini almış olabileceklerini bilen insanlardır Bernhard kahramanları. Evet; bu zaafları aşağılarlar; fakat hoşlanmadıkları şeyler yaptıklarında, mesela, o çok önem verdikleri vefa duygusunu taşımadıklarında ya da bencilce davrandıklarında, kendilerini suçüstü yakalamayı da iyi bilirler. Toplumun çoğunda görülen vicdan rahatlatma ve “ben iyi bir insanım” teyidi Bernhard kahramanlarında gözlemlenmez.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Bernhard kahramanlarının sevgi üretebildikleri kişilerin sayısının bir elin parmaklarını geçmediğini, nefret duydukları şeylerin ve insanların sayısınınsa içinde bulundukları toplumların büyük kısmını oluşturduğunu söyledim. Bu nedenden; marjinalize olmuş, önemli ölçüde yalnızlaşmış insanlardır Bernhard kahramanları. Bu yalnızlaşmanın bir nedeni de, her koşulda sevilip sayılmayı merkezde tuttukları için bir strateji olarak “uyum sağlamayı” tercih etmiş insanlardan olmamalarıdır. Hiç kimseye veya hiçbir şeye bağımlı olamayacak kadar uyumsuz insanlardır onlar. Çünkü; alternatif şekillerde davranabilmenin ancak bu yolla mümkün olacağını düşünürler. Sevdikleri insanların sayısının bu kadar az olmasının nedeninin, son derece açık algıları sayesinde, kötülükleri net görüp onları hayatlarından arındırmaları olduğunu düşünecek olursak, şunu söyleyebiliriz: Bernhard kahramanları öğrendikçe çoğalan, çoğaldıkça yalnızlaşan insanlara örnek kişilerdir. Yalnızlıklarının onları çok yaralamayacağını düşünüp, kimseye ihtiyaç duymadıkları yanılsamasına kapılabilirler. Oysa; bu yanılsamaya çok kapıldıklarında, kendilerini tüketirler. Bu tükenişle ve güçsüzleşmeyle, bir süre sonra; koşulların her şey, kendilerininse hiçbir şey olduğunu düşünecek noktaya gelebilirler. Michael Cunningham’ın “Saatler” kitabında aşk için söylediğinden mülhem ifade edecek olursam; kahramanlarımız, yalnızlığı fazla abartınca, kendilerine kurdukları dünyada vatandaşlık haklarını kaybederler.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Kahramanlarına ek olarak; Bernhard’ın yadırganması muhtemel unsurlarından biri de, yapmaktan asla usanmadığı “tekrar”lardır. Aynı anlama gelebilecek bir ifadenin bir sayfa içinde dört-beş kere kullanıldığını gördüğümüz olur. Söz konusu tekrarlar ilk bakışta işlevsiz ve anlamsız gelebilir; fakat, aslında, saplantılı, takıntılı Bernhard kahramanlarının ruh durumunu yansıtmaları açısından önemlidirler. Çünkü; Bernhard kahramanları, beyinlerinde saplantılı oldukları konuları döndürür döndürür durur. Ancak; ne ilginçtir ki, bu kahramanlar, bu aşağılık dünyaya nefret kustukları halde; onu terk edemez, nefret ettikleri şeylerden bir türlü kaçamazlar. Bu dünyaları terk edemediklerinde ise şikayetler, lanetler savurmaları ve aynı şeyleri tekrar tekrar yapmaları kaçınılmaz olur.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR">Bernhard’da yadırganabilecek başka bir başlık, Bernhard’ın paragraflara, bölümlere ayrılmamış anlatım şeklidir. Kahramanların ruh hali düşünüldüğünde, bu da gayet anlaşılır bir tercihtir. Çünkü Bernhard kahramanlarının düşünceleri akar da akar. Bir düşünce diğerini doğurur. Zaten; “Yürümek” isimli anlatıda ifade edilmiş olduğu gibi; düşünmek, yürümek gibidir. Aynı bir adımın diğerini takip etmesi gibi, her düşünce, bir diğerini takip eder, kendinden öncekinin yerini alır. Ve yürümek de düşünmek de faydalı eylemlerdir; ancak, Bernhard kahramanlarından birinin deyişiyle, ikisinin de ritmleri kaçırılmamalıdır. Özellikle de düşünmenin ritmi kaçırıldığında; Bernhard kahramanları, kapı dışarı ettikçe yenileri gelen, katlanarak büyüyen ruh ve düşünce derinlikleriyle baş edemez hale gelirler. Bir süre sonra <span> </span>da, beyinlerini taşıyamaz olurlar. Kimileri delirir, kimileri hayatlarına son verir.<span> </span>Aralarından bu dünyayı terkedebilenleri de; işte, ancak bu şekilde çıkar.</span></p>
<p class="MsoNoteLevel2">
<p class="MsoNoteLevel2"><span lang="TR"><em>Fotoğraf: Can Aydın</em></span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.paraketa.net/2010/02/ofkeye-tutkun-bernhard-kahramanlari-sevdim-mi-tam-severim-sildim-mi-bir-kalemde/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İnsan Hakları Yerinde Hayvan ve Bitki Hakları? Çevre Savunmak için Farklı Bir Yaklaşımı&#8230;</title>
		<link>http://www.paraketa.net/2010/02/insan-haklari-yerinde-hayvan-ve-bitki-haklari-cevre-savunmak-icin-farkli-bir-yaklasimi/</link>
		<comments>http://www.paraketa.net/2010/02/insan-haklari-yerinde-hayvan-ve-bitki-haklari-cevre-savunmak-icin-farkli-bir-yaklasimi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Feb 2010 20:34:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Senih Özay</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ocak - Şubat '10]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.paraketa.net/?p=341</guid>
		<description><![CDATA[İnsan hakları kavramını, gelişimini biliyorsunuz; ama Hayvan hakları öyle değil. Köleleri hatırlayın. Sahipleri olanları…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center; "><img class="aligncenter" title="Hayvan ve Bitki Hakları" src="http://www.paraketa.net/image/subat10/senih.jpg" alt="" width="450" height="675" /></p>
<p style="text-align: left; "><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span>İnsan hakları kavramını, gelişimini biliyorsunuz; ama Hayvan hakları öyle değil. Köleleri hatırlayın. Sahipleri olanları…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Sahipleri var olmak insanca muameleyi geliştirtmiyor. Çünkü mal sahibinin çıkarları öne geçiyor ve öbürlerine zulüm düşüyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Acaba<span> </span>hayvanların<span> </span>mal statüsünden çıkarılıp onlara hukuk sujeliği vermek yani kişilik ehliyeti vermek üzerine çalışma düşünülemez mi? deyip<span> </span>Anayasa, yasalar, tüzükler , yönetmelikler üzere teknik bir yazı yazacaktım; Vazgeçtim;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Uluslar arası bir mahkemeye açtığım bir davanın özetini sunmayı daha manidar buldum; BAKIN;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>LA HAYE ADALET DİVANI BAŞKANLIĞI’NA</span><span><br />
</span><span><span style="text-decoration: underline;">(INTERNATIONAL COURT OF JUSTİCE)</span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span><span style="text-decoration: underline;">HOLLANDA<br />
Davalılar : Başta ABD olmak üzere Birleşmiş Milletlere bağlı tüm Devletler : 192 adet devlet…</span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span><span> </span>192. Devlet Zimbabwe - (25 Aug. 1980)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Davacılar :</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>1. Develer</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>2. Yılanlar </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>3. Fesleğenler </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>4. Hurma ağaçları</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>5. Asma bahçeleri (Babil’dekiler)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>6. Hindiler (Türkiye’den) </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>7. Leylekler (Irak’tan uçup Türkiye hava sahasına giren, Hollanda’ya geçecek olan)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>8. Horoz (Denek olmak istememektedir.)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Vekilleri :</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>4. Senih Özay</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Konu: ABD‘nin Dünyada en büyük güç olduğunu göstermek için, kendilerine vaki terör saldırısında ölen 6000 yurttaşını bahane ederek kendisinde en bol bulunmasına rağmen, Irak ülkesinde de belki Halepçe’den kalan azıcık kimyasal terör aygıtları bulunabileceğinden bahisle ciddi büyük savaş uygulamasına geçişini düşünen davacılar öncelikle Hiroşima’dan sabıkalı olan ABD’ deki kimyasal silah demirbaşlarının Birleşmiş Milletler Müfettişlerince saptanmasını isteyerek, savaşı- saldırıyı durdurmak ve Evrende, Dünyada, Doğada çok büyük hasarlara yol açmasının önüne geçilmesi talebinde bulunmaktadırlar.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>1. Öncelikle LA HAYE ADALET DİVANI’na devletlerden devletlere şikayet başvurularının yapılabilineceğini bilerek ve fakat ilk kez Hayvan ve bitkilerin avukatı olarak onlar adına başvurarak içtihat da yaratmanıza yol açarak savaşı durdurmak istemişizdir. Ayırtım gücü olmayanların yasal temsilci aracılığı ile iradelerini açıklamaları konusu bilinmektedir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>2. Davacılar bize bu temsil yetkisini Hazreti Süleyman üzerinden günümüzde de Dark isimli bir köpek - köpeğimiz aracılığı ile iletmişlerdir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>3- Bu konuda Türkiye’de ‘’Doğa Hakları ve Hukuk” başlıklı Adnan Ekşigil’in yazdığı makalede 1970’de “Amerikan Orman İdaresi” “The USA Forest Service” Nevada’da vadilerden birini “Mineral King” vadisini imara açması için Walt Disney şirketine izin verir. San Fransisko’da merkezi bulunan Çevre örgütü Sierra Klubü, (Ki bu örgüt şimdi Utah beldesinde 175 üyesi bulunan şubesinin savaş karşıtı düşüncelerle, savaşın canlılar için yıkım olduğu görüşü ile ABD’nin Irak’a karşı hareketini engellemeye çalışmalarının merkez tarafından engellenmesi ve tasfiyeyle suçlanıyor ve ayıp ediyor.) projenin doğal ve estetik dengeyi bozacağı gerekçesiyle izin iptali için dava açar. Mahkeme izni doğru bulduğu için değil, kulubü davada taraf görmediği için davayı reddeder. Kulüp, çevreci profesör Christopher Stone’dan rapor ister. Stone çarpıcı bir raporla canlı, cansız tüm nesnelere bazı yasal haklar tanınmasını savunur. Bu savunma davayı kazandırmaz, ama dört aleyhte iki çekimser üç lehte oy yaratır. Bu tez, çevreci veya benzeri örgütlerin, ağaçların vekili olabilmesi üzerine kuruludur. Eskiden çocuklara, kadınlara, karaderililere, kızılderililere, mahpuslara, delilere ve hatta ceninlere ardarda belirli haklar tanınmasından sonra, sıranın ağaçlara gelmesi, insanlık tarihinin gelişim çizgisinin mantıksal bir sonucudur. Ağaçlara kişilik hakkı tanınması 19. yy’da siyahlara hak tanınmasından daha düşünülemez değildir. İnsanla insan arasındaki ilişkileri düzenleyen, J. J. Rousseau’nun toplumsal sözleşmesiyle yetinilmeyip, insanla doğa arasındaki ilişkileri açıklığa kavuşturan ek yeni bir doğa sözleşmesi geliştirilmelidir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Artık ben bunu öğrenmiştim. Şimdi sıra Türkiye’de Dünya’da uygulamalara gelmişti.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>a. İlk fırsat İzmir Belediye Başkanı Yüksel Çakmur’un bana ve dokuz arkadaşıma, bir işlemini mahkeme kararı ile engellediğimiz için “yarasa, karafatma, hamamböceği” deyişiyle çıkmıştı. Ben Belediye başkanına karşı tazminat davası açmayıp, bu üç canlının avukatı olarak, Belediye başkanı vb. insanların, küfür etme duyguları sırasında kendi adlarının kullanılmasından duydukları üzüntü nedeniyle, din tarihimizdeki Hz.Süleyman aracılığıyla tazminat isteyecektim. Hatta o sıralar bu açıklamalarımı İzmir RadyoAktif’de canlı yayında da yaptım. Fakat çevre hareketi avukatları arkadaşlarım tarafından engellendim. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>b. İkinci fırsat Bergama siyanürlü altın madeni işletmesinde, mahkeme kararlarını, her şeyi hiçe sayan Eurogold firmasının izinsiz test üretimi yaptığı için Bergama Sulh Ceza Mahkemesi’nde yerli, yabancı firma yöneticilerinin, Hıfsısıhha Yasası’nı ihlalden yargılanışı sırasında, bu davaya insanların müdahil olması yanında, hayvanların ve bitkilerin de beni avukat tutarak müdahil olmaları şeklinde doğmuştur. Mahkemeye dedik ki:</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kuduz böceği başkanlığında Bergama Flora ve Fauna ve İnsan temsilcisi toplantısında;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>1. Hukuksal süreç inatla izlenip yargı kararları hayata geçirilerek zehir madeninin kapanması sağlanacak. (Guguk kuşunun önerisi sonucunda oy çokluğu ile karar alınmıştır. Bu karara faunanın etçil üyeleri ile ısırgan otu, hukuksal süreç bittiği ve sonucun bir an önce radikal eylemlerle alınması gerektiği yönünde oy kullanarak muhalif kalmışlardır.)</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bu karar doğrultusunda, Bergama Sulh Ceza Mahkemes’inde 1998/38 esas sayılı dosyada süren ve yargıya rağmen deneme üretimi diyerek çalışan ve bu gavurların yargılandığı davaya insan temsilcileri kendi adlarına asaleten, flora ve fauna üyeleri adına vekaleten katılacaklardır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>2. Yaşama hakkını kutsayan yargı kararlarının uygulanması yolunda, sivil itaatsizliğe devam edilecek bu aşamada da aşağıdaki eylemler yapılacaktır. Komite, kuduz böceği başkanlığında zeytin ağacı, papatya, köstebek ve tilki ve insan üyenin katılımı ile oluşturulmuştur.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>a. Toplantının ikinci başkanı baykuş ve bayankuş’un önerisi ile,</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bergama civarında yaşayan kuşlardan “Guguk kuşu dışındaki kuşlar ötmeyecek, Guguk kuşu ise, maden kapatılıncaya kadar; Hu-kuk, Hu- kuk, Hu -kuk şeklinde ötecektir.”</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>b. Çam üyelerinin önerisi, ağaç üyeler yargı kararları uygulanıncaya kadar oksijen vermeyecek, bu eylem tüm yurtta yaygınlaştırılacak, yaygınlaşma için posta güvercinleri yardım edecek.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>c. Zeytin ağacı üyenin önerisi ile, tüm zeytin ağaçları barış sembolü olmaktan vazgeçeceklerdir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>ç. Papatyanın önerisi ile “seviyor – sevmiyor” fallarında hep sevmiyor çıkartılacak,</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>d. Köpek üyenin önerisi, Bergama ve civarında tüm köpekler “vah vah” şeklinde havlayacaklar,</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>e. Kuduz böceği ise, siyanürcü Eurogold firması tasını tarağını toplayıp madeni kapatıncaya kadar,hayvanlardaki kuduz mikrobunu öldüren salgısını salgılamayacaktır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>f. Değişik yerlerinden 100 kadar kokarca çağrılarak 1 hafta kokularından yararlanılacaktır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>g. Protokolden sorumlu üye olarak penguen belirlenmiştir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>h. Şirketin bir daha devleti de atlatarak deneme üretimi yapıp yapmadığının bilinmesi açısından üç köstebekten oluşan istihbarat grubu oluşturulmuştur.” Yolundaki bu dilekçemiz dosyaya girmiştir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>c. İşte şimdi de ABD’ nin<span> </span>Irak’ a saldırı savaşı<span> </span>geldi çattı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bu davayı açmak gerekti, açıyoruz. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span><span style="text-decoration: underline;">4. Bu noktada Uluslararası yargıya geçmek isterim ;</span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Öncelikle ABD de Saddam Irakı da sabıkalıdır. Çünkü ABD Hiroşima’da Irak Halepçe de kimyasal silah kullanmışlardır. Önce bir bakılsın “Hiroşimada kaç kişi öldü?” Hayvanlar ve bitkiler bu mantığı anlamamaktadırlar. Onlar ABD’ yi Irak’tan da daha sabıkalı/kötü görmektedirler. Leylek’e göre savaş olursa leylekler Türkiye’ye uçuş yapamayacaklardır, çünkü öleceklerdir. Yani 2003 ilkbaharında hava sahasında T.C vatandaşı olacak olan leylekler ölmüş olacaktır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Tarlalarda fazla solucan olacaktır. Tilkiler mayın tarlalarının üzerinden geçemeyecektir. Yılanlar da geçemeyecekler ve tarla farelerini yiyemeyeceklerdir. Tarla fareleri bu işe sevineceklerdir belki amma kaplumbağalar bu işe bozulacaklardır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Davacıların halen seçme hakkı yoktur. Bu hayvan ve bitkiler, Bush’u, Saddam’ı, Ecevit’i, Baykal’ı, Gül’ü seçmediler . Bu nedenle bize seçim haklarının da sözcülüğünü yapmak düşmektedir. Bu nedenle dünya insanına, La Haye yargıcına “Oyunu doğaya ver, Doğanın oy hakkı yok” diyoruz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span><em>Hatta daha doğmamışların, insan hayvan bitki nesillerinin de haklarını düşünmeliyiz&#8230;</em></span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Olayda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne göre yaşama haklarının ihlali başta gözüktüğü gibi, davacılar açısından da uluslararası çevre sözleşmesinin ihlali söz konusudur.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bugün Amerika’nın Irak’a müdahalesi ile ilgili Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi katında çok ciddi tartışmalar olduğuna göre, konu uluslararası hukuk anlamında divanın katkı koyabileceği ve müdahale edebileceği bir boyut kazanmış demektir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Yukarıda bitki ve hayvanların dava açma yeteneği üzerine anlattıklarımız yanında ve bunlara paralel olarak, bir savaşın insan ile birlikte ve yanında hayvanlar ve bitkiler açısından yaratacağı olumsuz sonuçlar, bu olumsuz sonuçlardan bu canlıların insan kadar da korunma olasılığı olmadığı düşünülürse, divanın bu olayla ilgili karar alması zorunlu bir durumdadır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Divan Statüsü’nün 4. Bölümünde danışma niteliğinde verilecek kararlar için başvuru yetkisinin devletler dışında organ/kuruluşlara da tanındığı görülmektedir. Bizce divan bundan da yararlanarak olayda, hukuk da yaratarak karar vermeye yakın durmalıdır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Teknolojik gelişmeler nedeniyle küreselleşen dünyada, güçlü devletlerin güçsüz devletler, insanlar, bitkiler, kuşlar üzerinde diledikleri gibi oynamalarına hukuk son verecektir. Bunun başlangıcı konusunda da uluslararası hukukta en geniş yetkili ve önemli hukuk oluşumu divanın sorumluluk alması gerekecektir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Dünyada bireyin hakları ile devletin müdahale gücü arasında bir denge kurulmaya çalışılıyorsa, devletin muazzam gücünün dokunamayacağı birey hakları, hayvan hakları, çevre, Anayasa’larda sayılıyor, bu haklar Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi gibi metinlerle uluslarası hukukta ve dünya çapında temel hukuk metinlerine bağlıyor ve bağlacılık taşıyorsa;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Dünya çapında haklar, hayvanlar, bitkiler, çevre açısından olumsuz sonuç doğuracak eylemlerde, bu olayda ABD’nin başlamak üzere olduğu savaş girişiminde divanın statüdeki geçici önlemler yetkisini de kullanarak insana, doğaya, kuşlara yakın durması gerekmektedir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Körfez Savaşı’nın aksine ABD’nin müdahalesi konusunda dünyada yoğun muhalefet yaşandığı, savaş ile ilgili henüz bir BM/Güvenlik Konseyi kararı da olmadığı düşünülürse, ABD’nin tek başına hukuk dinlemeyen tutumuna son vermek divana düşmektedir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>5. Bu nedenle ;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>12.000 sayfa tutan Irak dosyasının yanında Türk ve Iraklı müfettişlerin de yer aldığı bir heyet de ABD ‘ de bir rapor yazsa 12.000.000 sayfa tutacağından kuşkunuz olmasın</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kısaca Irak Tarihi ve Coğrafyası da vermek gerekirse ;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Para hırsı&#8230; Paylaşmayı bilmemek&#8230; Yiyeceği kadar avlanamamak&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İhtiyaç kadar değil, ihtiras kadar&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Uluslararası Adalet Divanı(İnternatıonal Court df justice) Bileşmiş Milletlerin yargı organı oluğuna göre;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>LA HAYE SÖZLEŞMESİNİ OKURSAK :</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Yukarıda 34. Maddenin handikap gibi gözüktüğü söylenebilirse de açtığımız dava 1945 yılından beri Divan’ın tarihinde hiç rastlanmamış bir dava olması ve bireylerin değil, Fauna ve Floranın ilk kez açtığı ciddi bir dava olması dolayısıyla dava esastan görülmeye başlanmalıdır</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>22. maddeye göre La Haye dışında örneğin İzmir’de Divanın toplantı yapmasını talep ediyoruz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>26. 29. Md.lere göre konu için yeni heyet oluşturulmasını istiyoruz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>36. maddeye göre Genel Sekreterin dilekçemizi taraflara tebliğ etmesini talep ediyoruz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>36. maddeye göre Divan’ ın öncelikle yetki konusunu tartışmasını ve karara bağlamasını talep ediyoruz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>39. maddeye göre Fransızca/İngilizce asıl olmakla beraber başka dile de izin verilebilir hükmü doğrultusunda (şimdilik kuş dili istenmeyerek) Türkçe talebimiz karara bağlanmalıdır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>41. maddeye göre acil tedbir yolu ile savaşı durdurma kararı verilmesini talep ediyoruz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>42. maddeye göre davaya 4 avukat katılmamıza karar verilmesini istiyoruz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>64. maddeye göre “Divan başka karar vermemişse giderler taraflarca karşılanır” hükmünden hareketle, YANİ DİVAN FONUNDAN KARŞILNMA GİBİ BAŞKA TÜRLÜ KARAR TALEP EDİYORUZ.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>65. İçtihat yaratmada zorlanma durumunda dilekçenin 70 ve 102. maddeye göre statü değişikliği talebinin Genel Sekreter aracılığıyla Divan harekete geçirilerek, (j.j.Rousseau) SOSYAL SÖZLEŞMEDEN sonra DOĞA SÖZLEŞMESİNİN SÖZLEŞME KÜTÜĞÜNE geçirilmesi talebimizin kabulünü dileriz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Taraflar ve vekilleri duruşmaya çağrılabilir. Keşif yapılabilir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span><span style="text-decoration: underline;">Sonuç olarak</span> : ABD ‘ nin Dünyada en büyük güç olduğunu göstermek için, kendilerine vaki terör saldırısında ölen 6000 yurttaşını bahane ederek kendisinde en bol bulunmasına rağmen, Irak ülkesinde de belki Halepçe’den kalan<span> </span>kimyasal terör aygıtları bulunabileceğinden bahisle, ciddi büyük savaş uygulamasına geçişini düşünen davacılar<span> </span>öncelikle Hiroşimadan sabıkalı olan ABD’ deki kimyasal silah demirbaşlarının,Türkiyeli ve Iraklı uzmanların da katıldığı Birleşmiş Milletler Müfettişlerince saptanmasını isteyerek, savaşı- saldırıyı durdurmak ve Evrende, Dünyada, Doğada çok büyük hasarlara yol açmasının önüne geçilmesi talebinde bulunmaktadırlar.. Duruşma açılmasını ve tarafların çağrılmasını ve işlemlerin yıldırım hızıyla tamamlanmasını ve istemimiz doğrultusunda karar verilmesini talep ederiz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Davacılar :</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Vekilleri :</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Senih Özay</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Oğlumun La Haye ziyaretinde bu davayı soruştur dediğimde tek tük böyle düşünen yargıçlar var artık dendiğini bana oradan iletmişti… Dikkat…</span></p>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal"><em>Fotoğraf: Can Aydın</em></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.paraketa.net/2010/02/insan-haklari-yerinde-hayvan-ve-bitki-haklari-cevre-savunmak-icin-farkli-bir-yaklasimi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Canlı İle Oyun Olmaz&#8221; Hera</title>
		<link>http://www.paraketa.net/2010/02/canli-ile-oyun-olmaz-hera/</link>
		<comments>http://www.paraketa.net/2010/02/canli-ile-oyun-olmaz-hera/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Feb 2010 20:40:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Erol Serçe</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ocak - Şubat '10]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.paraketa.net/?p=343</guid>
		<description><![CDATA[Karaburun’da Balıkçı Erolu bekledim... geldi… bazı balıklarla Elif kayığında toplantı yapmış… dertlerini dinlemiş… beni avukat tutmak istiyorlarmış… Dedi ki...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" title="Canlı ile oyun olmaz" src="http://www.paraketa.net/image/subat10/erol.jpg" alt="" width="450" height="300" /></p>
<p style="text-align: left;"><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal">Karaburun’da <span>Balıkçı</span> Erol&#8217;u bekledim&#8230; geldi… <span>bazı</span> <span>balıklarla</span> Elif <span>kayığında</span> <span>toplantı</span> <span>yapmış…</span> dertlerini <span>dinlemiş… </span>beni avukat tutmak <span>istiyorlarmış…</span> Dedi ki;</p>
<p class="MsoNormal"><span>Ayı</span> <span>balığı,</span> en <span>insancıl</span> <span>balık</span>. Biliyormusun? O, çupra, kefal, levrek yer ama <span>mundarlık</span> yapmaz tokgözlüdür. Doyunca durur.</p>
<p class="MsoNormal"><span>Balıkçılara</span> nasibinizi <span>alın</span> benim gibi <span>yapın</span> der; <span>insanlığın</span> <span>harisliği</span> ah… galebe <span>çalıyor</span>, <span>demiş</span> kendisine…</p>
<p class="MsoNormal"><span>Kırmızı</span> gözlü iri Akya’lar geldi; Ege, akdeniz <span>balığıdır</span> ki, tek <span>eşlidir</span> ki, seçeni de <span>dişi</span> <span>olanıdır</span> ki, orta suda hamsi, sardalya <span>peşinde</span> süratli de <span>olduğu</span> için <span>koşturan</span> <span>balık</span> ki <span>balıkçıya</span> <span>yardımcıdır;</span> o da geldi Orta su <span>balığı</span> <span>kalmadıııııııııııııııı</span> diyerek geldi…… dedi….</p>
<p class="MsoNormal">Odesa <span>taraflarından</span> <span>boğazı</span> geçerek <span>sarı</span> kanat Lüfer de geldi <span>toplantıya</span>, dedi. Nerde benim istavritim, izmaritim, dedi. Yok oluyorlar ben onlarla büyürüm diyerek, <span>sızlanarak</span> geldi, dedi…</p>
<p class="MsoNormal"><span>Balığın</span> <span>hızı</span> ile denizin <span>yarılması</span> var ya Yakamoz ile sinarit <span>yaklaştı.</span> Utanma, saklama <span>oltanı</span> diyerek <span>yaklaştı</span>… Neslim körelmektedir. Eline ok alan <span>dalgıçlar</span> <span>peşimde,</span> ne yavru ne anaç <span>bıraktılar.</span> <span>Şikayetim</span> var, dedi…</p>
<p class="MsoNormal"><span>Sarpıncak</span> feneri <span>civarından</span> <span>tanıdığım</span> 300-500 kg, 3-4 metre boyundaki büyüleyici orkinos gözüktü… Ey <span>balıkçı</span> <span>kayığın</span> benden küçük. <span>Açık</span> denizde ne <span>işin</span> var? ama sana söyleyeceklerim var. Bunu duyur, dedi. Neslimi havuzlara <span>soktuşlar</span> orda besleyip iyi fiyatla <span>satıyorlar</span> denizin dengesi bozuluyor Avukata söyle, dedi.</p>
<p class="MsoNormal"><span>İbrahim</span> Peygamber’in <span>kutsadığı</span> Yunus ti sesi vererek dostça sokuldu; ben deniz üstüne fazla <span>çıkıyorum</span> kirlilik, kimyasallardan <span>tahriş</span> oluyorum, <span>yiyeceğimi</span> <span>bulamıyorum.</span> Avukata anlat, dedi.</p>
<p class="MsoNormal"><span>Kızkardeşimin</span> <span>oğlu</span> Nafizle Fethiye ölü denizde; demir <span>aldığımızda</span> <span>tanıştığım</span> <span>papağan</span> <span>balığı</span> <span>(İskaroz)</span> alaim-i sema renginde, <span>ortası</span> olan, <span>dudakları</span> <span>kadın</span> <span>dudağı</span> gibi al, mahçup <span>tavırlı,</span> korkudan terleyen dostum da <span>gelmiş.</span> <span>Eşi</span> için yalvaran <span>balık</span> o… <span>gelmiş…</span> <span>İncitmeden</span> geri <span>attığım</span> <span>balık</span> o… (kara <span>hayvanı</span> Angut gibi <span>bağlı,</span> <span>feryatçı</span> o) <span>karın</span> <span>boşluklarından</span> sürünerek dans ederek, hayat <span>öpücüğü-</span> buse vererek ay <span>mehtabında,</span> tak tak sesi ile <span>kayığa</span> <span>yanaştılar.</span> <span>Teşekküre</span> geldik; Nadide <span>balığız</span> biz; Bizi tutan denize <span>bırakmaz,</span> <span>şaştık;</span> <span>teşekküre</span> geldik. <span>ŞİKAYETİMİZİ</span> AKTAR <span>DEDİLER.</span>..</p>
<p class="NoSpacing">Ben bu <span>balıkların</span> derdini Avukat’a <span>nasıl,</span> <span>nasıl</span> aktarabilirim, diye köpek öldüren <span>şaraptan</span> içmeye <span>başladım</span> dostlar. Ama çerez ile…</p>
<p class="MsoNormal">Avukat Yeni Limanda <span>Ata’nın</span> yerinde bekliyor…</p>
<p class="MsoNormal">Ona;</p>
<p class="MsoNormal">Arzettim , <span>kirliliği;</span></p>
<p class="MsoNormal">Ticaretin <span>çirkinliğini</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Gırgırların</span> <span>tahribatını</span></p>
<p class="MsoNormal">Sürütme aletlerinin yok <span>ediciliğini</span></p>
<p class="MsoNormal">Radar <span>yasağını</span></p>
<p class="MsoNormal">Üretme <span>havuzlarından</span> vazgeçilmesi <span>gereğini</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İhtiyacı</span> <span>aşan,</span> hortlatan, <span>dayatılan</span> tüketim <span>anlayışını</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Rüşveti</span></p>
<p class="MsoNormal">Nükleer vs denemeleri</p>
<p class="MsoNormal"><span>Bakanlık</span> isteklerini….</p>
<p class="MsoNormal">Avukat hepsini tek tek not <span>aldı….</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Sarhoş</span> gibi <span>kalktı.</span> <span>İçki</span> içecek hali <span>kalmamıştı…</span></p>
<p class="MsoNormal">Avukat yolda <span>sayıklıyordu,</span> mahkemeden önce Hera’ya <span>uğrayayım</span> <span>mı?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span><span>Balıkçı</span> Erol Serçe, Yeni Liman, Karaburun, İzmir, Türkiye</span></p>
<p class="MsoNormal">
<p class="MsoNormal"><em>Fotoğraf: Can Aydın </em></p>
<p class="MsoNormal">
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.paraketa.net/2010/02/canli-ile-oyun-olmaz-hera/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>12 Eylül ve mektuplar</title>
		<link>http://www.paraketa.net/2009/10/12-eylul-ve-mektuplar/</link>
		<comments>http://www.paraketa.net/2009/10/12-eylul-ve-mektuplar/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Oct 2009 05:33:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Melek Gündoğan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ağustos - Ekim '09]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.paraketa.net/?p=301</guid>
		<description><![CDATA[Sevgili babacığım, sana hiç mektup yazmamıştım. Bu ilk belki de son mektubum olacak. Kaldığım yurt soğuk. Etüdten bozma bir odada sekiz kız kalıyoruz. Kızlarla çok iyi anlaşıyorum. Bir tanesi benimle aynı okulda...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" title="12 eylül ve mektuplar" src="http://www.paraketa.net/image/ekim09/melek.jpg" alt="" width="450" height="299" /></p>
<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">“Sevgili babacığım,</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Sana hiç mektup yazmamıştım. Bu ilk belki de son mektubum olacak. Kaldığım yurt soğuk. Etüdten bozma bir odada sekiz kız kalıyoruz. Kızlarla çok iyi anlaşıyorum. Bir tanesi benimle aynı okulda. Aklı bir karış havada ama içten ve samimi bir kız. Adı Sema.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Şimdi diyeceksin ki bana ne Sema&#8217;dan. Ondan bahsediyorum çünkü sebebi var. Babacığım sakın üzülme. Yaklaşık bir haftadır takip ediliyorum. Hani laf atanlar değil bunlar. Sivil polis galiba. Her sabah yurttan çıktığımda biri takılıyor peşime. Okulda her an peşimde birileri. Korkuyorum. Ama merak etme dimdik duruyorum&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Babacığım seni çok üzdüm biliyorum. Galiba istemeden üzmeye devam edeceğim. Şimdi gelelim Sema&#8217;ya. Sema ile konuştum. Takip edildiğimi, polislerin mutlaka yurda gelip beni alacaklarını anlattım. Eğer polisler beni alırsa Sema size bir telgraf çekecek; “Kızınız yurttan ayrıldı” diye. Telgrafı aldığınızda beni aramaya gelmeniz gerekecek.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Babam canım babam, yine annemle seni yollara düşüreceğim. Yoruldunuz. Abim, kardeşim derken yol yapar oldunuz bu koca kenti.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Yarın sabah ilk işim mektubu postalamak olacak. Ne zaman gelirler beni almaya bilmiyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Seni seven</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">kara kızın”</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Nice 12 Eylül mektuplarından biri. Mektup bir hafta sonra ulaşmış babanın eline. O zaman anlamış baba kızının gözaltına alındığını. Çünkü telgraf daha önce gelmiş ve baba anlam verememiş telgrafta yazılanlara. Bir ay aramış kızını. Gayrettepe de demişler. Sorguda demişler. Bakacağız demişler. Suçlu senin kızın devlete karşı geldi demişler. Bir kaç ay sonra bırakmışlar kızını. Tanıyamamış kızını gördüğünde. “Ne yaptılar sana kızım? Ne yaptılar? Ben yirmibeş yıl hizmet ettim bu devlete. Devletse benim çocuklarıma neler yaptı”</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Ve hala 12 Eylül Anayasası bu ülkenin anayasası olmaya devam ediyor. Utanç verici bir durum. Hala darbeyi yapanlar, onlarca gencin yıllarca hapishane de yatmasına, işkence görmesine, işkence de ölmesine neden olmalarına rağmen yargılanmıyorlar.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Ne diyor darbeci paşa, referandum yapsınlar halk benim yargılanmamı isterse eğer, intihar ederim. İntihar etmek kolay bir yol olur. Yargılanmalı ve hüküm giydiğinde bakalım 12 Eylül mağdurları onun hapis yatmasını isteyecekler mi? Bence hapis yatmasın. Ama şu an cumhurbaşkanlığından kaynaklanan itibarı, statüsü, olanakları elinden alınsın. Darbeci paşaların adları okullardan, bulvarlardan, sokaklardan silinsin.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Ankara&#8217;dakilere gelince&#8230; Yıllardır tüm siyasi partiler anayasa değişikliğinden söz eder dururlar. Ama hiç biri değiştirme cesareti göstermiyor. Çöpe atalım yeni bir anayasa yapalım diyemiyorlar. Bunu yapmadıkları sürece yapılan her açılımın tepesinde 12 Eylül anayasası demoklesin kılıcı gibi sallanmaya devam eder durur. </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.paraketa.net/2009/10/12-eylul-ve-mektuplar/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Sel</title>
		<link>http://www.paraketa.net/2009/10/sel/</link>
		<comments>http://www.paraketa.net/2009/10/sel/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Oct 2009 05:37:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Senih Özay</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ağustos - Ekim '09]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.paraketa.net/?p=305</guid>
		<description><![CDATA[Doğa olayları, sel, insan, canlıların hayatı, devletin sorumluluğu üstüne…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" title="sel" src="http://www.paraketa.net/image/ekim09/senih.jpg" alt="" width="450" height="300" /></p>
<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Doğa olayları, sel, insan, canlıların hayatı, devletin sorumluluğu üstüne…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">İstanbul’da çok can alan sel felaketinin ardından 1995 Kasım ve 1997 Ocak ayında yaşanan İzmir sel felaketlerini Vali ve Belediye Başkan’ının sorumluluğu üzerinden İzmir Cumhuriyet Savcılığı’na 5278 karar no. ile taşıyan Av. Senih ÖZAY ve Av. Eren İlhan GÜNEY “….olay tanrısal, doğasal boyutlu görülüp takipsizlik kararı verilmesi üzerine Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi’nin itirazımızın 1997/412 müt. no. ile reddi üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 46373/99 no.lu başvurumuzu hatırlatıyorum, ortaya koyuyorum ki;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Başvuru sahiplerinin asıl amacının vurdum duymaz ve yasa tanımaz icraatları ile sel felaketi sonucunda …… kentinde hayatın felç olmasına neden olan dikkatsiz tedbirsiz yöneticilerin yargılanmasını temin etmek olduğunu maddi ve manevi zarar gördüğümüzü, hukukun üstünlüğü ilkesinin yaşama geçirilmesini amaçladığımızı, kent sorununa sahip çıkmak istediğimizi, uluslar arası destek peşinde olduğumuzu, roma sözleşmesini hatırlattığımızı ileri sürdük.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">T.C.K. madde 209; görevi ihmal var dedik.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Madde 375 su basmasına sebebiyet var dedik.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Madde 383 tedbirsizlik sonucu umumi bir tahribata ve musibete sebebiyet verme var dedik.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Madde 455 tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet verme var dedik.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Madde 516 mala zarar verme var dedik.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Madde 566 halkı tehlikeye maruz bırakma var dedik.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">AİHM önünde yaşama hakkını savunduk, kişi güvenliği hakkını savunduk.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Medeni hak ve hükümlülükleri savunduk, özel hayat, aile hayatı, konut hakkını savunduk.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Ege Üniversitesi raporu sunduk, T.M.M.O.B. raporu sunduk. Fakat AİHM “şikayetçi olduğunuz hususların üzerinizde doğrudan bir etkisi bulunmamaktadır” diyerek ihlal kararı vermedi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Şimdi İstanbul sel felaketi dolayısıyla hukukun, yargının, insan hakları mahkemesinin, yumuşak karnı incelmiştir. Başvurular artarsa delinir. Hukuk ortaya çıkar. Buda kente, memlekete, tüm canlılara yarar sağlar görüşündeyiz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bir avukat olarak dileğimi, duygularımı böyle dile getirebildim. Başka diyeceğim yoktur.</span></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.paraketa.net/2009/10/sel/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Macaron Postası</title>
		<link>http://www.paraketa.net/2009/10/macaron-postasi-4/</link>
		<comments>http://www.paraketa.net/2009/10/macaron-postasi-4/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Oct 2009 05:40:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Nihan Taştekin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ağustos - Ekim '09]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.paraketa.net/?p=308</guid>
		<description><![CDATA[Orda bir kasaba…uzakta... Bu yaz Ayvalık’la ilintili iki roman okudum. Biri Aslı Biçen’den İnceldiği Yerden. Öteki Yaşar Kemal’den Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana.
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" title="macaron postası" src="http://www.paraketa.net/image/ekim09/nihan.jpg" alt="" width="450" height="300" /></p>
<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><strong>Orda bir kasaba…uzakta</strong></span></p>
<p class="MsoNormal"><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Bu yaz Ayvalık’la ilintili iki roman okudum. Biri Aslı Biçen’den <span> </span><em>İnceldiği Yerden</em></span><span lang="TR">. <span> </span>Öteki Yaşar Kemal’den <em>Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana</em></span><span lang="TR">. Yaşar Kemal mübadeleyi konu edindiği<span> </span>üçlemesinin bu ilk kitabında bir balıkçıyı anlatıcı seçmekle bayağı rahatlatmış elini. <span> </span>Çok yakından tanımadığı bir yerin doğasını, çiçeklerini, bitkilerini, börtü böceğini karaya yabancı bir denizcinin bakışıyla anlatınca isimlerden kurtulup bir güzel renk patlamalarıyla betimlemiş geçip giderken. Romanda geçen ada Cunda adası olabilir diye düşündüm. Yalnız Ayvalık tarihini araştıran Hasan Yazar adlı buralı bir arkadaşımın bir noktaya itirazı var: “Kitapta birçok motorlu tekne<span> </span>kasabayla ada arasında gidip geliyor, halbuki o yıllarda<span> </span>kuzey Ege’de seyir eden<span> </span>tek motorlu deniz taşıtı buharla çalışan Gülcemal vapuruydu” diyor. <span> </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Aslı Biçen ise romanına hem yer hem de konu olarak Ayvalık’ı seçmiş. Ama adını Andalıç olarak değiştirmiş kasabanın. Geçmişe bir güzelleme gibi çocuksu bir gözle anlatıyor mahalle yaşamını.<span> </span>Buranın renklerini, bulutlarını, rüzgârlarını da ihmal etmiyor. <span> </span>Romanın düğüm yeri, yazarın ilk sayfadan beri kerteriz aldığı Huzur Evi &#8211;ki burası gerçekten var. Ayvalık’ın en muhkem tepesinde, eski bir manastırın yerinde yükseltilen yapıyı, eski belediye başkanı <span> </span>topladığı bağışlarla huzur evi olarak yaptırmış. <span> </span>Ama yapının SİT alanı üstünde inşa edilmiş olması <span> </span>gibi “ufak” bir ayrıntı yüzünden işler ters gitmiş, başkan mahkemeye çıkıp yargılanmadan bir gün önce Huzur Evi’ni Türk Ordusuna devrederek kurtulmuş adil Türk yargısının elinden. Kimse de “durun yahu ne yapıyorsunuz” dememiş. Davacı taraf olması gereken Anıtlar Yüksek Kurulu o gün bugündür o yapıya karşı hem kör hem tat. Şimdi burası Askeri Rehabilitasyon Merkezi gibisinden bir adla iş görüyor. Orada dalgalanan bayrağın sesi özellikle rüzgârlı havalarda her evden duyulur, hatta şiddetli poyrazda uyutmadığı da olur. Son milli bayramda bizim sokaktaki Fevziye teyze, upuzun bir direğin tepesinde dalgalanan bayrağa kollarını açmış, bütün sokağa duyurarak “kurban olayın sana şanlı bayrağımız” diye bağırıyordu ezberden. Bir ara<span> </span>ÖDP’li iki arkadaş binanın yasal konumunun ne olduğunu soran bir dilekçe verdi belediyeye. Belediyeden verilen yazılı cevapta, bu<span> </span>sorunun muhatabının Genelkurmay olduğu yazılıydı. Derin sükût. Arkadaşlar da vazgeçti uğraşmaktan haliyle. <span> </span></span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR"><em>İnceldiği Yerden’</em></span><span lang="TR">e gelirsek: Okurken hep “ama bir şey olmalı bu kitapta, olacak herhalde” beklentisine girdim ve sonunda <span> </span>oldu o şey, şiddetli bir deprem kasabayı bağlandığı anakaradan kopardı. Başıboş bir ada olarak yüzmeye başlayan kasabanın kendisi giderek başlıbaşına bir metafora dönüştü. Romanın tarzı da depremle birdenbire makas değiştirip siyasi-fantastik denebilecek bir yolda ilerlemeye koyuldu. Denizde başıboş sürüklenen kasabanın yalıtıklığından ve yersiz yönsüz gidişinden yararlanan bazı güçler –emniyet müdürü, belediye başkanı, Huzur Evi yöneticileri vs.- adada <span> </span>mutlak bir faşizm uygulamaya başladılar ve tepedeki Huzur Evi de bu güçlerin yönetim merkezi oldu. Gerçek hayatta Ayvalıklının artık kanıksadığı belediye hoparlöründen sık sık yapılan anonslar da romanda yerini aldı, sahicisinden tek farkı hoparlörün giderek artan sıklıkta, olur olmaz zamanlarda ötmeye başlamasıydı. Orwell’in 1984’ündeki Büyük Ağabey gibi… Ya da bir zamanların Kenan Evren’inin sesini her yerde her an açık bir radyodan ya da televizyondan duymamız gibi…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Güzel<span> </span>ama harcanmış bir fikir olduğunu düşündüm son sayfada, çünkü gündelik olanın dili ve akışıyla tekdüze ilerleyen roman artık elden bırakılmaya yüz tutmuşken deprem oluvermişti,<span> </span>fakat bu kez de onun ve ondan yararlananların yarattığı kargaşa ve şiddet ne kurguya yansımıştı ne de dile. Bu iki nedenden olabilir diye düşündüm. İlki: Bu bir ilk roman. İkincisi: El Değiştirmiş Kasaba gerçekliğini geçmiş üzerinden <span> </span>ve masa başında ele almak, buraya özgü<span> </span>gündelik faşizmin kanıksanmış örüntülerini yeterince kavrayamamak. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Dizi filmlerde artık dekor olarak kullanılan Ayvalık son beş yıl öncesine kadar dondurulmuş gibi nerdeyse aynı kaldığı için ilişkilerin de bilinçlerin de aynı kaldığı sanılabilir. Oysa Ayvalık’ta çok ciddi bir değişim yaşandı, yaşanıyor. Zeytinlikler elden çıkarılıp sitelere kurban edildi. Büyükşehirlerden gelip de bu sitelerde yazı geçirenlerin beklentileri ve istekleri bir yandan, <span> </span>gezmen olarak gelip aradıkları huzuru, güzellikleri ve sürekli gülümseme garantisini parayla satın alanların çoğalması bir yandan, hem insanlar arası ilişkileri hem de buradaki doğal yapıyı ve dokuyu ciddi bir dönüşümden geçirdi. Alan da veren de bu alışverişin onlara dayattığı riya kalıplarının farkında ama değilmiş gibi yapma becerisini göstererek bu illüzyonu sürdürmeye razılar. Bu kasabanın, tüm turistik “cennet köşelerinde” olduğu gibi, <span> </span>temel gerçeklerinden biri bu artık. Olduğunu tasavvur ettiğimiz ama gerçekte olmayan, “öyle” olmayan, baharla üstüne geçirdiği gömleği yaz biter bitmez çıkarıp atmayı bekleyen bir başka bura var oysa. Müslüman ve kendi içine kapanık bir kasaba.<span> </span><span> </span>Buranın kiliseden bozma camileri var. O camilerde günde beş vakit okunan ezan, ölüm ilanları, selalar var. Kadınlar ve erkekler bağlı bulundukları ahlakın gerekleri neyse öyle davranıyorlar, <span> </span>örneğin bir baba oğlunu parmak arası terlik giydiği için “karı mı olacan” diye bağırarak<span> </span>herkesin içinde küçük düşürüp dövüyor, gençlerin çoğu işsiz, işsiz gençler beşer onar metruk evlerin önlerinde ya da köşebaşlarını tutup akşama kadar hap ve alkol tüketip racon kesiyor, geceleri de öteki âlemlere çıkıyorlar, kahvehaneler daima dolu, kadınlar sopa yiyor kocalarından, omuzlarını kısıp oturuyorlar kocalarının gerisinde, zeytinliklerde gündeliği 10-15 liradan tayfa çalıştırılıyor, tayfaların büyük çoğunluğu kadın ve çocuk… Bunlar bura yaşamında sıradan şeyler. Arada sıradan olmayan cinayetler, saldırılar da oluyor elbette.<span> </span>Aidiyetini sonradan edinmişlerde görülen bir aşırı milliyetçilik de cabası. Buna karşılık, <span> </span>bu aşırılığı besleyen söylemin ana damarlarından biri olan Komşu’nun buradaki ekonomiyi ayakta tutan önemli bir müşteri olması ve bizim çat kapı gidemediğimiz Midilli’den onların iki saatlik bir vapur yolculuğuyla canları istediğinde güle oynaya gelmeleri de işleri iyice tuhaflaştırıyor. Zihinlerde yerleşik olan öteleme ve nefret gündelik hayatta kuytulara itiliyor.<span> </span>Esnaf unuttuğu bir dili, Yunancayı yeniden öğrenmeye çalışırken karıları<span> </span>git gide kuruyan Rumlardan kalma çeşmelere hâlâ ‘gâvur çeşmesi’ diyor, içinde oturdukları evlere de ‘gâvur evi’. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">İçine girdikçe, sahilden mahalle aralarına doğru sokulup da pencerelerden içerilere baktıkça kasabaya gülücüklü sevgiler beslemek de zorlaşıyor. Faşizmin artık hoparlöre ihtiyacı kalmadığını, halkın ilk kaldırılma hamlesinde onu geri istediğini bildiğiniz zaman bir başka şeyin de ayrımına varıyorsunuz: Faşizm içselleştirilmiş ve sıradanlaşmıştır burada. Bu idrakle yaşamak da sonradan kasabalı olanların en zorlandığı şeydir.<span> </span></span></p>
<p><span lang="TR">Neyse, yaz bitti. Ellerinde fotoğraf makineleriyle gördükleri her şeyin fotoğrafını çekip buradan güzellikler ve iyilikler damıtan insanlar gittiler. “Ne şanslısınız burada yaşadığınız için” diyenlere anlayışla gülümsemekten yorulmuştuk. </span><!--EndFragment--></p>
<p><!--EndFragment--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.paraketa.net/2009/10/macaron-postasi-4/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
