Ankara Mektupları VIII - Eczacılara ve Eczanelere Farklı Kuşaklardan Bakış

Annem, 1958 mezunu bir eczacı. Onların zamanında Türkiye’de tek Eczacılık Okulu varmış, her yıl sadece 70 öğrenci alınırmış. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde yer alan, eğitim kadrosunu ağırlıkla II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’ye gelen akademisyenlerden oluşturan Okul, zorlu müfredatıyla öğrencileri inim inim inletirmiş. Saatlerce ayakta, çok hassas ölçülerle çalışmayı gerektiren laboratuarlar, ağır yazılı sınavlar, onlar yetmiyormuş gibi her dersten ayrı ayrı girilen, hocaların önünde tir tir titrenen acımasız sözlü sınavlar… Yazılılarda, bir sayfa uzunluğundaki formüllerde bir elementi unuttunuz mu bütün soru gidermiş, hepsini ezbere bilmeniz gerekirmiş. Eczacılıkta yararlanılan bitkilerin de bütün familyalarının Latincelerini ezberlemeniz gerekirmiş. Annemin buna ilişkin komik bir anısı var. Sözlü dönem sınavlarından birindeler, öğrenciler heyet odasına ikişer ikişer alınıyorlar. Öğrenciye bir bitki uzatılıyor ve bitkinin adı, Latincesi, diğer cinsleri, hangi cinsin hangi tedavilerde ne oranda yararlı olduğu, artık Allah ne verdiyse bildiklerini anlatması isteniyor. Annemle birlikte heyete giren öğrencinin şansına “nane” düşüyor. Annem arkadaşının ne kadar ballı olduğunu düşünürken bir de bakıyor, çocuk elindeki nane dalını uzaydan gelmiş bir cisim gibi evirip çeviriyor, kızarıp bozarıyor, bir türlü tanıyamıyor! Annem şaşkın, bir fırsatını bulup hocalar fark etmeden “koklasana” diye fısıldıyor. Çocuk da çalışkan arkadaşından tüyoyu almış, kendinden emin bir şekilde “oksidalise” diyor, her ne ise o!!! Hocalar da köpürüp “daha neler” diyerek çocuğu kovuyorlar. Çocuk çıkışta sıralarını bekleyen diğer arkadaşlarına “Belkıs yüzünden kaldım” diyor! Daha sonra işin aslını öğrenince pek utanıyor… Kulaktan kulağanın cilveleri işte…

Tabii, o zamanlar sadece teori sınavları değil, laboratuar sınavları da çok zorluymuş, hoca ve asistanların bazıları da adeta öğrencilere kan kusturmak üzere yeryüzünde görevlendirilmiş yaratıklarmış. Annem anlatırken hala gözleri çakmak çakmak olur, o günleri yeniden yaşar. Bir de, laboratuarlarda o kadar yorulduktan sonra doğrudan yurda gidilemezmiş. Üstlerine öyle bir koku sinermiş ki, arkadaşları dayanamazmış. Yurtlarda duş-banyo hayal tabii, onun için önce Cağaloğlu Hamamı’na gidilir, temiz-pak yurdun yolu tutulurmuş. Bunlar annemin anıları… Bir de benim, onun eczanesiyle ilgili anılarım var. Bunlar hep çocukluk anıları, çünkü annem bir nedenle (şimdi uzun hikaye) ben 9-10 yaşlarındayken eczanesini kapattı – yani bir kalfaya emanet etmedi, ya da diplomasını kiraya vermedi, düpedüz kapattı.

Genellikle Cumartesi öğleden sonraları kardeşimle eczanede olurduk. Arka taraftaki laboratuarın kapısındaki kalın bordo perde, bir sinema perdesi gibi büyülü hayallere sürüklerdi bizi (ah, o zamanlar sinemaların, seans başlarken gonk sesi duyulur duyulmaz ihtişamla iki yana açılan ya da yukarı kalkan bordo renkte kadife perdeleri vardı). Annem bizi asla o bölüme sokmaz, bu da bizim merakımızı ve hayal gücümüzü iyice kamçılardı. Eczanede şimdiki gibi hazır paketlerde ilaçlar satılırdı ama hastalar sıklıkla ellerinde doktorların hazırlanmak üzere yazdıkları reçetelerle de gelirlerdi. Böyle bir reçete geldiğinde annem laboratuara geçerdi. Biz de perdenin aralığından birbirimizi itiştirerek Belkıs Hanım’ın beyaz gömleğinin üzerine önlüğünü geçirişini, saçlarını boneye benzeyen bir başlığın içine toplayışını, ellerine eldivenlerini geçirip raflardan aldığı türlü çeşitli malzemeyi hassas terazide bir bir tartışını, sıvıları pipetlerle çekişini, ölçeklerde ölçüşünü, hepsini uygun kıvama gelene kadar karıştırışını, en sonunda paketi hazırlayarak dışarı süzülüşünü, hastaya ilacı nasıl kullanması gerektiğini tane tane anlatışını hayran hayran izlerdik. Evde de, eski hassas teraziye başrolün verildiği macera dolu oyunlar en keyifle oynadıklarımız olurdu.

İşte, eczane – eczacı denince benim aklıma bunlar geliyor. Geçtiğimiz ay eczacıların hükümetin son düzenlemelerine karşı örgütlü eylemleri sırasında, benden 20 yaş küçük proje arkadaşım Ahmet’in yazdığı bir metni okuyunca şimdiki kuşakların eczanelere ve eczacılara bakışının oldukça farklı olduğunu görmek beni şaşırttı. Hele tam da metni okuduğum gün bir eczanenin vitrininde bir ürün için neredeyse vitrin büyüklüğündeki “2 alana 1 bedava” yazısını görünce kuşaklar arasındaki algı farkını sizle de paylaşmak istedim. İşte Ahmet’in o sağlam kalemiyle yazdığı “tamamıyla kişisel not”u:

Eczanelere ve eczacılara dair tamamıyla kişisel bir not – Ahmet E.

Çabuk hastalanan, nazik bir çocuktum. Bir de üstüne fazlasıyla sakardım, sürekli oramı buramı yaralardım. Hayatımın önemli bir bölümü de bu yüzden, doktor, sağlık ocağı, eczane, vs. koşuşturup durmakla geçti.

Doktorlar kötüydü, çocuk aklım bile bunu anlamaya yeterdi, ama yine de önemli okullar okumuş olduklarını bilirdim. Hele de bir taşra kasabası ölçeğinde fazlasıyla da saygı görürlerdi. Sevmesem de saygıda kusur etmemeye gayret ederdim ben de.

Eczacılarlaysa bir alıp veremediğim yoktu genelde. Çoğu sevimli insanlardı. Özden Eczanesi’nin sahibinin biraz burnu havalardaydı belki ama Güven Eczanesi’ndeki eczacı ve kalfası, belki kalfa annemin ve babamın öğrencisi olduğu için, bana bayılırlardı. En sık gittiğimiz eczaneyse Pınar Eczanesi’ydi ki ben en çok oraya gitmeyi severdim. Hem hastaneye yakındı, fazladan yol yürümemiz gerekmezdi, hem de sahibi çok candan, çok sevgi dolu gelirdi. Ama bir yandan da üzülürdüm, ne kadar iyi bir insan, niye eczacı olmuş diye…

Sonra o eczacıyı (Gönül Teyze, kulakları çınlasın) yakından tanıma şansına sahip oldum, sekiz dokuz yaşlarındaydım o sıra. Kızıyla hem altkat komşumuz hem köylümüz, çok sevdiğim Fatma Teyzem ilgilenmeye başlamıştı. Gönül Teyze de sık sık Fatma Teyzeye gider gelir olduğundan annemle de arkadaş olmuştu. Tanıdıkça daha da hayran olmuştum Gönül Teyzeye. İyi araba kullanırdı, espriliydi, zarifti. Doğumgünümde küçük bir sandık içinde oyuncak araba getirmişti. Niksar’da bulunacak türden bir hediye değildi. Araba kırıldı mı bozuldu mu, bilmiyorum artık, ama kutusu durur hâlâ…

Ve bir gün dayanamayıp sordum Gönül Teyzeye: “Siz niye eczacı oldunuz ki?” diye. Kahkahayla karşılık vermişti, “Neden ki, başka ne olsaydım…” Ben oysa, ‘ailemin beni okutacak durumu yoktu ya da başarılı bir öğrenci değildim, okuyamadım’ gibi bir yanıt bekliyordum. Orada öğrendim, eczacı olmak için Gönül Teyzenin üniversite bitirdiğini ve çok şaşırdım. Sırasıyla diğer tanıdığım eczacıları da sordum. Evet, her biri üniversite bitirmişti eczacı olmak için.

On bir yaşında ayrıldım oradan, ama o gün bu gün, hangi eczaneye girsem şöyle bir durur, düşünürüm, elimdeki reçeteye bakıp dolaptan ilacı verenin kalfa olması ile eczacı olması arasında ne fark var diye… Hatta eczacının bilgisini tartmak adına, gereksiz sorular sorduğum, yersiz taleplerde bulunduğum da olmuştur. “Bir ateş düşürücü istiyorum, ama içinde parasetamol olmayacak, aç karnınayken de içilebilecek, karaciğeriyse yormayacak…” gibilerinden.

Şimdi hükümet eczacılığı yeniden gündeme taşıdı. Eczacılar önce ilaç fiyatlarının düşürülmesine, sonra da ilaçların market, vs. yerlerde satılmasına yönelik çalışmalara seslerini yükseltti, bilumum yerde de yükseltmeyi sürdürüyor. Aralarında sevdiğim birçok eczacı da var, onları kırmak istemiyorum aslında. Bir yandan da herhangi bir hükümetin herhangi bir uygulamasını destekler pozisyonda da durmak istemiyorum. Ama ne var ki, “ilaçlar marketlerde de satılabilir” demekten, hatta bütün eczanelerin kapanabileceğini ve dünyada hiçbir şeyin de kötüye gitmeyeceğini düşünmekten de kendimi alamıyorum. Tıbba ya da ilaçlara itibar etmiyor değilim, ama çocuk aklım büyümüş olsa da, ilaç “satışı”nın belirli bir diploma üzerinden yapılmasını kabul edemiyor.

Açıkçası hâlâ aynı soru da dönüyor aklımda, “Gönül Teyze, siz niye eczacı oldunuz ki…”

Paraketa’daki diğer Ayşegül Pamukçu yazıları:

One Response to “Ankara Mektupları VIII - Eczacılara ve Eczanelere Farklı Kuşaklardan Bakış”