Yaz Geçti

İster istemez bir hayli sıcak ve sosyal bir yazdı (the long hot and social summer), çoğu kısmından da hoşlandım çünkü adam yerine konmaktan herkes hoşlanır ve oradan da hep çıkacak bir delik bırakmıştım ve sıklıkla kaçtım da. Sonunda bir şekilde yakalanıyorsun ama. Kendi adıma en rahatsız olduğum şeylerden “toplumsal” olanları dile getirmeye çalıştım. Bireysel sorunlarıma girersem çıkamam diye hiç başlamadım bile. Çoğunu kendime bile anlatmıyorum bireysel sorunlarımın, inanın böyle. Korkmak, kilit kelime gene  bu. Belki çok konuşursam buraya yani oraya bile çağırmaz olurlar diye korktum, yani… Umarım kendimi açıkca ifade edebiliyorumdur, çocukluktan beri herkes kendimi çok iyi ifade ettiğimi söyler, genetik bir özellik. Herhalde.

Karaburun’da, Gönen’de ve Ören’de bir hayli noktada benzer bir dünya isteyen insanlarla ve onların büyük gayretleriyle var olmuş toplantılardaydık. Tabiri caizse “güzel insanlar”. Gerçekten. Buralarda filmler gösterildi, konserler  verildi ve toplantılar yapıldı. Ortak sorun yere basmayan çok sayıda ve çok uzun konuşmalar ve özeleştiri azlığı ve Kemal Türkler tesislerinde okuma lambası olmamasıydı. Özellikle bu sonuncuyu çok önemsedim. Çok önemsedim ama o kadar da çok değil. Bu tür şeylerin üzerinde biraz fazla durursam olay kolaylıkla bir Açık Radyo muhabbetlerine dönebilir.Her şeye rağmen her şey çok güzeldi, varsın biraz çok konuşsun insanlar, gençler çok güzeldi, benim çalıştığım okuldaki öğrencilere hiç benzemiyor; patates soyuyor, bulaşık yıkıyor ve Kardeş Türküler’le kardeş türküleri hep bir ağızdan söyleyebiliyorlardı.

Yazı şahit olduğum neredeyse bütün konuşmalardaki önemli ortak noktalardan biri neden bu kadar az olduğumuzdu. Bazan “bu kadar uzun konuşmayı sürdürürsen bunu da arayacağın günler yakındır sevgili yoldaş” diyesim geldi ama demedim  tabii. (bakınız kilit kelime) Bütün bu kıtlıktan çıkmışcasına konuşma arzusunun yanında hayli komik başka bir durum daha vardı ki çok komikti, yani olsa bu kadar komik olur. Gittiğimiz yerde yaşayan ve aynı gazeteleri okuyan ve aynı birayı aynı tavırla içen ve aynı tişortları giyen ne bileyim aynı Varlık klasiklerini okumuş, bize tıpatıp benzeyen insanlara, öylemesi ayıp “yerele” ulaşamamaktan şikayetçi oluyorduk, neden toplantıya gelmiyorlar, panellere film gösterimlerine neden gelmiyorlar, ona neden gelmiyorlar buna neden gelmiyorlar bu yereller, bir başka kabile gibi davrandığımız ve hareket etme, motivasyon, giyinme, düşünme dinamiklerini neredeyse salak bir Kanadalı antropolog tavrıyla bize kakalanmış hayli bayat bir zavallı çiftlik çipurayı didiklerken anlamaya çalıştığımız bu değişik aborijini muamelesi yaptığımız bu arkadaşları düşünürkenki samimiyetsizliğimiz tüylerimi diken diken etti ve karnımı ağrıttı, gözlerimi yaşarttı. Bunu hakikaten de tartışıyorduk, bir önceki nesli memur ya da köylü bir jenerasyonun samimiyet sorunu çeken cep telefonlu ve emeseni olan ve iyice sıyırmış (afedersiniz) çocukları olarak: yerele neden ulaşamıyoruz: yereller yesin sizin akademisyen dillerinizi diyesim geldi ama bunu da demedim. Neme lazım. Yerellere gelince onlar da bu kısa sürede ne kadar çay ve tost satarız ve dipfirizdeki donmuş balık ve kalamar stokunun ne kadarını eriterbilirizin hesabındaydılar. Bunların tümü çok daha samimi duygu ve eylemler, aranda hemen hiç iletişim olmayan bir konuk guruba ne yaparsın “yerel” olaraktan, bir şey satarsın.

Bol bol rol çalınan bir yaz oldu bu yaz; özellikle kendi adıma konuşacak olursam bunu layikiyle ve tadına vararak yaptığımı söyleyebilirim. Tersane işçileri, kot kumlama işçileri ve mülteciler korkunç koşullarıyla başa çıkmaya çalışırken bizler onların dertleri üzerinden Geyikli İskelesinden Yeni Liman’a kadar dolaşmadık yer, kalmadık pansiyon ve söylemesi ayıp yemedik mercan bırakmadık. Bu da böyle. Ama kısa kesmeye çalıştığımı herkes kabul edecektir. En azından çok konuşmamaya çalıştım.

Vaktimin çok önemli bir kısmını balıklarla ve bir kısmını da balıkçılarla geçirdim her yaz olduğu gibi, ama orada da çok sorun var. Orada çok sorun var burada çok sorun var şurada çok sorun var kırkını geçmiş erkeklerin bol bulunduğu her yerde sorun var. Bu ülkede bırakın bunların bol bulunuduğu yeri bütün önemli kararları kırk sonrası ve saçı iyi boyanmamış adamlar verdiği için daha da çok sorun var. Bütün bu karanlık bakış açısının temel nedeni zaten ne bileyim ne. Yazdan gittiğim kış ülkesinde de çok problem vardı. Hele televizyonlar; küçücük kızların bir daha asla sağlıklı hayat süremeyecekleri kadar hasta edildikleri, iyileşemeyecekleri bir programa katıldıkları ve bir gecede yirmi yaş büyüdükleri bir şarkı yarışması programı olan bir kanal var iktidar partisine yakın duran bir kanal bu, bu nasıl dindarlıksa küçücük kızları dansöz kıyafetiyle yarıştırmak ve dudaklarını boyamak ve bir tahrik edici olmaya çalışan genç bir kadın gibi giydirmek yedi yaşında bir kızı. Ya da kızlarının öldürüldüğü yetmezmiş gibi binlerce kez her televizyon haberinde daha hunharca öldürülen bir ana babayı izlemek zorundayız her gece. Ya da bayram haberleri olarak sürekli mezarlıkların gösterildiği ve yakın bir zamanda kırk kişinin öldürüldüğü bir köydeki mezarlığı özellikle gösterdiler ve bundan kalan zamanları da affınıza sığınaraktan söylüyorum ve bu meslekleri gerçekten yapanları tenzih ederekten söylüyorum veyahut hiç söylemiyorum, bundan kalan zamanda da televizyon saatlerce Beşiktaş veya Fenerbahçe’nin gol sorunuyla veya Ertuğrul Bey’in hac ziyaretiyle ilgileniyor. Cümleler düşe kalka ve hatta sıklıkla kalkamayacak kadar kötü düşüyor ama bunlarla ilgilenemem. Sonuçta yazın evde televizyon yoktu ve orayı hemen sevgi doldurdu.

Olabildiğince, bu sert toprakların üzerinde ne kadarı olabiliyorsa. Her fırsatta hayır hayır kavga etmeliyiz ne oluyor diye uyandık uykularımızdan barış biraz sirayet edince beynimize ve ruhumuza ama buna rağmen gene de söylemeliyim çok fazla düşünmeden: İnsan asla değişmiyor. Ne alakası var şimdi diyeceksiniz, bilemiyorum biraz zorlayınca her şeyin bir diğeriyle alakası olabiliyor. Bütün özel üniversiteler önümüzdeki on yılda üç kat daha fazla öğrenci almayı planlıyor. Üniversiteye girmeyi bekleyen iki milyon öğrenci bir kaç yıldır özel okullar çıkalı beri onbin dolarlık bir banknot destesi gibi göründüğü için bazı müteşebbis eğitimcilerin gözüne yakında tek bir tanesi kalmayacak, göz açıp kapayana kadar bu gurubu artık bu öğrenci mi dersin, on bin dolarlık deste mi dersin pasta mı dersin bu gurubu sardalya sürüsüne girmiş orkinos nasıl yapıyorsa öyle eritecekler. Öğrenci üç kat artacak ama eğitici aynı sayıda kalacak onun sırtındaki yük üç kat artacak maaşı da artmayacak. Eğitimin kalitesi üç kere daha (en basit matematikle) düşecek ama insan asla değişmiyorsa eğitimin anlamı ne.

Saygılar, hürmetler

Paraketa’daki diğer Ethem Özgüven yazıları:

Comments are closed.