
Orda bir kasaba…uzakta
Bu yaz Ayvalık’la ilintili iki roman okudum. Biri Aslı Biçen’den İnceldiği Yerden. Öteki Yaşar Kemal’den Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana. Yaşar Kemal mübadeleyi konu edindiği üçlemesinin bu ilk kitabında bir balıkçıyı anlatıcı seçmekle bayağı rahatlatmış elini. Çok yakından tanımadığı bir yerin doğasını, çiçeklerini, bitkilerini, börtü böceğini karaya yabancı bir denizcinin bakışıyla anlatınca isimlerden kurtulup bir güzel renk patlamalarıyla betimlemiş geçip giderken. Romanda geçen ada Cunda adası olabilir diye düşündüm. Yalnız Ayvalık tarihini araştıran Hasan Yazar adlı buralı bir arkadaşımın bir noktaya itirazı var: “Kitapta birçok motorlu tekne kasabayla ada arasında gidip geliyor, halbuki o yıllarda kuzey Ege’de seyir eden tek motorlu deniz taşıtı buharla çalışan Gülcemal vapuruydu” diyor.
Aslı Biçen ise romanına hem yer hem de konu olarak Ayvalık’ı seçmiş. Ama adını Andalıç olarak değiştirmiş kasabanın. Geçmişe bir güzelleme gibi çocuksu bir gözle anlatıyor mahalle yaşamını. Buranın renklerini, bulutlarını, rüzgârlarını da ihmal etmiyor. Romanın düğüm yeri, yazarın ilk sayfadan beri kerteriz aldığı Huzur Evi –ki burası gerçekten var. Ayvalık’ın en muhkem tepesinde, eski bir manastırın yerinde yükseltilen yapıyı, eski belediye başkanı topladığı bağışlarla huzur evi olarak yaptırmış. Ama yapının SİT alanı üstünde inşa edilmiş olması gibi “ufak” bir ayrıntı yüzünden işler ters gitmiş, başkan mahkemeye çıkıp yargılanmadan bir gün önce Huzur Evi’ni Türk Ordusuna devrederek kurtulmuş adil Türk yargısının elinden. Kimse de “durun yahu ne yapıyorsunuz” dememiş. Davacı taraf olması gereken Anıtlar Yüksek Kurulu o gün bugündür o yapıya karşı hem kör hem tat. Şimdi burası Askeri Rehabilitasyon Merkezi gibisinden bir adla iş görüyor. Orada dalgalanan bayrağın sesi özellikle rüzgârlı havalarda her evden duyulur, hatta şiddetli poyrazda uyutmadığı da olur. Son milli bayramda bizim sokaktaki Fevziye teyze, upuzun bir direğin tepesinde dalgalanan bayrağa kollarını açmış, bütün sokağa duyurarak “kurban olayın sana şanlı bayrağımız” diye bağırıyordu ezberden. Bir ara ÖDP’li iki arkadaş binanın yasal konumunun ne olduğunu soran bir dilekçe verdi belediyeye. Belediyeden verilen yazılı cevapta, bu sorunun muhatabının Genelkurmay olduğu yazılıydı. Derin sükût. Arkadaşlar da vazgeçti uğraşmaktan haliyle.
İnceldiği Yerden’e gelirsek: Okurken hep “ama bir şey olmalı bu kitapta, olacak herhalde” beklentisine girdim ve sonunda oldu o şey, şiddetli bir deprem kasabayı bağlandığı anakaradan kopardı. Başıboş bir ada olarak yüzmeye başlayan kasabanın kendisi giderek başlıbaşına bir metafora dönüştü. Romanın tarzı da depremle birdenbire makas değiştirip siyasi-fantastik denebilecek bir yolda ilerlemeye koyuldu. Denizde başıboş sürüklenen kasabanın yalıtıklığından ve yersiz yönsüz gidişinden yararlanan bazı güçler –emniyet müdürü, belediye başkanı, Huzur Evi yöneticileri vs.- adada mutlak bir faşizm uygulamaya başladılar ve tepedeki Huzur Evi de bu güçlerin yönetim merkezi oldu. Gerçek hayatta Ayvalıklının artık kanıksadığı belediye hoparlöründen sık sık yapılan anonslar da romanda yerini aldı, sahicisinden tek farkı hoparlörün giderek artan sıklıkta, olur olmaz zamanlarda ötmeye başlamasıydı. Orwell’in 1984’ündeki Büyük Ağabey gibi… Ya da bir zamanların Kenan Evren’inin sesini her yerde her an açık bir radyodan ya da televizyondan duymamız gibi…
Güzel ama harcanmış bir fikir olduğunu düşündüm son sayfada, çünkü gündelik olanın dili ve akışıyla tekdüze ilerleyen roman artık elden bırakılmaya yüz tutmuşken deprem oluvermişti, fakat bu kez de onun ve ondan yararlananların yarattığı kargaşa ve şiddet ne kurguya yansımıştı ne de dile. Bu iki nedenden olabilir diye düşündüm. İlki: Bu bir ilk roman. İkincisi: El Değiştirmiş Kasaba gerçekliğini geçmiş üzerinden ve masa başında ele almak, buraya özgü gündelik faşizmin kanıksanmış örüntülerini yeterince kavrayamamak.
Dizi filmlerde artık dekor olarak kullanılan Ayvalık son beş yıl öncesine kadar dondurulmuş gibi nerdeyse aynı kaldığı için ilişkilerin de bilinçlerin de aynı kaldığı sanılabilir. Oysa Ayvalık’ta çok ciddi bir değişim yaşandı, yaşanıyor. Zeytinlikler elden çıkarılıp sitelere kurban edildi. Büyükşehirlerden gelip de bu sitelerde yazı geçirenlerin beklentileri ve istekleri bir yandan, gezmen olarak gelip aradıkları huzuru, güzellikleri ve sürekli gülümseme garantisini parayla satın alanların çoğalması bir yandan, hem insanlar arası ilişkileri hem de buradaki doğal yapıyı ve dokuyu ciddi bir dönüşümden geçirdi. Alan da veren de bu alışverişin onlara dayattığı riya kalıplarının farkında ama değilmiş gibi yapma becerisini göstererek bu illüzyonu sürdürmeye razılar. Bu kasabanın, tüm turistik “cennet köşelerinde” olduğu gibi, temel gerçeklerinden biri bu artık. Olduğunu tasavvur ettiğimiz ama gerçekte olmayan, “öyle” olmayan, baharla üstüne geçirdiği gömleği yaz biter bitmez çıkarıp atmayı bekleyen bir başka bura var oysa. Müslüman ve kendi içine kapanık bir kasaba. Buranın kiliseden bozma camileri var. O camilerde günde beş vakit okunan ezan, ölüm ilanları, selalar var. Kadınlar ve erkekler bağlı bulundukları ahlakın gerekleri neyse öyle davranıyorlar, örneğin bir baba oğlunu parmak arası terlik giydiği için “karı mı olacan” diye bağırarak herkesin içinde küçük düşürüp dövüyor, gençlerin çoğu işsiz, işsiz gençler beşer onar metruk evlerin önlerinde ya da köşebaşlarını tutup akşama kadar hap ve alkol tüketip racon kesiyor, geceleri de öteki âlemlere çıkıyorlar, kahvehaneler daima dolu, kadınlar sopa yiyor kocalarından, omuzlarını kısıp oturuyorlar kocalarının gerisinde, zeytinliklerde gündeliği 10-15 liradan tayfa çalıştırılıyor, tayfaların büyük çoğunluğu kadın ve çocuk… Bunlar bura yaşamında sıradan şeyler. Arada sıradan olmayan cinayetler, saldırılar da oluyor elbette. Aidiyetini sonradan edinmişlerde görülen bir aşırı milliyetçilik de cabası. Buna karşılık, bu aşırılığı besleyen söylemin ana damarlarından biri olan Komşu’nun buradaki ekonomiyi ayakta tutan önemli bir müşteri olması ve bizim çat kapı gidemediğimiz Midilli’den onların iki saatlik bir vapur yolculuğuyla canları istediğinde güle oynaya gelmeleri de işleri iyice tuhaflaştırıyor. Zihinlerde yerleşik olan öteleme ve nefret gündelik hayatta kuytulara itiliyor. Esnaf unuttuğu bir dili, Yunancayı yeniden öğrenmeye çalışırken karıları git gide kuruyan Rumlardan kalma çeşmelere hâlâ ‘gâvur çeşmesi’ diyor, içinde oturdukları evlere de ‘gâvur evi’.
İçine girdikçe, sahilden mahalle aralarına doğru sokulup da pencerelerden içerilere baktıkça kasabaya gülücüklü sevgiler beslemek de zorlaşıyor. Faşizmin artık hoparlöre ihtiyacı kalmadığını, halkın ilk kaldırılma hamlesinde onu geri istediğini bildiğiniz zaman bir başka şeyin de ayrımına varıyorsunuz: Faşizm içselleştirilmiş ve sıradanlaşmıştır burada. Bu idrakle yaşamak da sonradan kasabalı olanların en zorlandığı şeydir.
Neyse, yaz bitti. Ellerinde fotoğraf makineleriyle gördükleri her şeyin fotoğrafını çekip buradan güzellikler ve iyilikler damıtan insanlar gittiler. “Ne şanslısınız burada yaşadığınız için” diyenlere anlayışla gülümsemekten yorulmuştuk.
