
Bir kaç sohbete kulak misafiri olmak ister misiniz? Yanlış anlaşılmasın tele kulak değil. Sohbetler belki gerçektir belki de değil. Belki de düş dünyasından gelen seslerdir. Ama bunun önemi yok. Önemli olan sohbetlerin size ne hissettirdiğidir…
Bir araya gelen kadınlar sorunlarını konuşuyor, tartışıyor. Yaşadıkları sorunlardan, uğradıkları ayrımcılıktan söz ediyorlar. Bazen birinin bazen ötekinin gözleri doluyor anlatırken. Ne diyor Fatma; “Çok zor günler yaşadım. Dayanamadım daha fazla. İçkisi, kumarı derken dövmeye başlayınca bitti evlilik. Zorlandım iki kızımla yaşam mücadelesi verirken. Yıllarca yaşadığım, doğduğum kenti terk edip buralara geldim. Kolay değil…” derken gözleri yaşla doluyordu Fatma’nın. Sonra değişiyor konu. Mardin katliamını konuşmaya başlıyorlar. Cahil insanlar diye başlayan konuşma, Fatma’nın “Valla bana kalsa tüm güney-doğuyu haritadan silerim. Böylece sorun morun kalmaz. Kökten çözülür” demesi ile kesiliyor. Sessizlik. “Saçmalama. Bir de bana milliyetçilik yapıyorsun dersiniz” diyor bir kadın. Sessizlik devam ediyor. Ne denebilir?
Yalnızlık… İçimi acıtıyor. Yüreğim daralıyor.
Bir hastahanenin bekleme salonunda bir kaç kişi sıkıntıyla sehpanın üzerindeki dergileri, gazeteleri karıştırıp duruyor. Sıkıntılı bir durum… Genç kadın karşısında oturan kadına; “Geçmiş olsun.” diyerek sohbeti açmaya çalışıyor. Kadın, “Sağolun. Size de geçmiş olsun” deyip derginin sayfalarını karıştırmaya devam ediyor. Genç kadın ısrarla sohbet etmek istiyor, belli… “Bunlar da fazla oldu” diyerek elindeki gazeteyi gösteriyor. Aleviler yazısını bir ucundan gören diğer kadın isteksizce “efendim anlamadım”diyor. Genç kadın başlıyor anlatmaya. “Aleviler. Haklarını istiyorlarmış. Tamam. Ama önce müslüman olun siz. Tabii ki iyi davranalım onlara. Bizim görevimiz müslüman olduklarını zanneden alevileri allah yoluna sokmaktır. Dinimiz de böyle bir mezhep yok. Onlar yoldan çıkmış olanlar. Değil mi?” Diğer kadın ayağa kalkıyor, doktorun yanından çıkan arkadaşına doğru yöneliyor. Tam giderken dönüp genç kadına; “Size ve hastanıza geçmiş olsun.” “Biliyor musunuz? Ben aleviyim. Annemin bana ilk öğrettiği şey de, ‘Diline hakim ol’ idi”
Yalnızlık… İçimi acıtıyor. Yüreğim daralıyor.
Bir otelin tuvaletindeyiz. Bir kadın yüzünü yıkıyor. Aklında az önce toplantı salonunda yaşanan hararetli tartışma var. Kendi kendine; “Kürt kadınların yaşadıkları şiddeti ayrıca tartışmak bu denli ürkütücü olabilir mi?” diyordu. Kadın bunları düşünürken iki kadın girdi içeri. Kadınlardan biri parmağını ona doğru sallayarak, “Ne demek kürt kadınlarının yaşadıkları şiddetle ilgili sorunlarını ayrıca tartışalım? Kürt kadın diye bir şey yok. Hepimiz türküz. Bölücü müsün sen?” Öteki kadın daha sakin bir şekilde; “Bak. Sen kürtsün anlaşılan. Olabilir. Ama ayağını denk al. Söylediklerinden vazgeç. Yoksa fena olur. Gereğini yaparız” Kadın diğer iki kadına bakarak; “İstediğinizi yapabilirsiniz. Sizin gibi düşünmek zorunda değilim” diyerek dışarı çıkarken diğer iki kadın anlaşılmayan tehdit dolu, küfürlü sözlerine devam ediyorlardı. Gereğini yapmak ne demek…
Yalnızlık… İçimi acıtıyor. Yüreğim daralıyor.
8 Mart etkinlikleri için toplanıyor kadınlar. Farklı siyasi yapılardan gelen kadınlar. İçlerinden biri yeni çıkmış içerden. Yaşadıkları gözlerindeki hüzünden belli. Bildiri taslağını okuyor bir kadın. Genelde her şeye evet deniyor. Ama sorun türban takan üniversiteli kadınlara gelince işler karışıyor. Biri; “Kadınlar okusun diyoruz. Türban takması okumasını engellememeli. Kadının giysisi üzerinden politika yapılmasına karşı çıkıyorsak buna da karşı çıkmalıyız. Farklı düşünebilirsiniz. Ama eğer bildiri de türban takanlar üniversiteye giremez derseniz. Ben yokum. İmzalamıyorum” deyince tartışma alevleniyor. Ancak türbanla ilgili kısım metinden çıkarılmıyor. Kadın bildiriyi imzalamadan çıkıyor. Çıkarken genç kadınlardan biri de onunla çıkıyor. Sessizce iniyorlar merdivenlerden. Sessiz ama kırgın…
Yalnızlık… İçimi acıtıyor. Yüreğim daralıyor.
Dostlar sohbet de. Yıllarca birlikte yatmışlar kimbilir hangi şehrin F tipi cezaevinde. Birlikte göğüs germişler 12 Eylül’ün karanlık günlerine. İşkence görmüşler. İçlerinden biri: “Nedir bu ya. Herkesi içeri alıyorlar.” Diğeri hemen söze karışıyor; “Baksanıza toplumun en saygın insanlarını alıyorlar içeri. Evlerini arıyorlar.” Çivisi çıktı diyor öteki. “Çivisi çıktı. Ergenekonmuş. Böyle diyerek gündemi saptırıyorlar. İşsizlik, doğudaki terör, emperyalistlere satılan topraklarımız” derken sohbete katılmayan kişi; “Saygınlık tuhaf bir kelime. Ama yıllardır söylediğimiz, dillendirdiğimiz derin devletin açığa çıkmasını istemiyor musunuz? Tamam hükümeti beğenmeyebilirsiniz. Ama ilk kez bu ülkeyi savaşa, karmaşaya sürükleyenlerle ilgili soruşturma yapılıyor. Baksanıza her yerden gömülü silahlar çıkıyor. Tabii ki hukuk dışı olan davranışlara karşı çıkalım. Ama binlerce faili meçhul cinayetlerin failleri bulunuyor yavaşta olsa” Herkes sözünü kesmeye çalıştı bir anda. Kelimeler uçuşuyordu havada; Emperyalistlere peşkeş çekiliyoruz, memleket topraklarını satıyorlar, önce ABD idi şimdi AB, cahil olan halkı bilinçlendirmek lazım…
Yalnızlık… İçimi acıtıyor. Yüreğim daralıyor. Olsun. Yalnız kalmak bazen iyi olabilir. Ayrıca kim yalnız kalmamak için doğru bildiklerinden vazgeçebilir ki.
