
İlk postayı çektik çekmedik, ağlarımızı çeviren ırgatın kayışı kopuverdi. Barbun sularındayız, yirmi beş kulaç derinlik. Haydi bakalım kollara kuvvet. “Entel balıkçım, asıl bakalım ağlara”. Bizim Serçe’ye gün doğdu, aklı sıra kızdıracak. Gizlemeye çalıştığı alaycılığı da cabası. “Ama istersen ben çekeyim, ellerin şişer mişer yazamazsın paragat mektuplarını.” Pis ihtiyar, eğleniyor aklı sıra. Şükür ki deniz tahta gibi…
Çare yok yapışıyorum ağlara, ha gayret ben çekerken bizim ihtiyar da kıçüstüne tüneyip barbunları kasaya, küçük ısparoz, hanoz, ıvır zıvırları da etrafımızdaki üç beş çatalkuyruk martıya fırlatıyor. Balığı kapan, batmakta olan güneşin kızıllığına çırpıyor kanatlarını; o an eskiden sık sık söylediğimiz marş geliyor aklıma, “bu bir rüya değil, bu bir hülya değil, kızıl güneşe hep koşun!”
Altı yedi posta çektim, Serçe yılların el çabukluğuyla balıkları çıkartıyor, takılmayı bıraktı. Ağlar sanki daha bir ağırlaştı. Gelmesine geliyor da benim omuzlar takur tukur ötmeye başladı. Terler sıraya dizilmiş tespih taneleri gibi alnımda, burnumda…
Başım mı dönüyor ne? Gözlerime inanamıyorum, yarı beline kadar suyun üstünde ağların yakalarına tutunmuş gülümsüyor. Önce ikisi tavşan gibi inci tanesi dişlerini farkediyorum ve göz bebeklerinde görüyorum kâinatın tüm sıcak denizlerini, rengarenk balıklarını, kayıkları, süngerlerini, kahkaha atan ahtapotları, şarkıcı yunusları, mercanları, dans eden deniz analarını, şahlanmış deniz atlarını, utangaç rapanaları, alıngan yengeçleri, ağırbaşlı kum midyelerini. Kimler yok ki, çoktandır ortalıkta görünmeyen soylu trançaları.
“Korkma! Sen yakalamadın, isteyerek geldim” diyor. “İyi” diyorum, “hoşgeldin.”
Avazım çıktığı kadar bağırıyorum: “Evrenin en mutlu balıkçısıyım.”
“Evren’in en Mutlu balıkçısıyım artık…”
Serçenin sesiyle irkiliyorum. “Ne o, forsa kazığı gibi saplandın sulara?” Üç kasa barbun tutmuşuz keyfi yerinde, “denizkızı mı gördün yoksa?”
“Evet” diyorum, “Koydum onu göğsümün en kırılgan yerine.”
Yeniliman’dan sevgiler…
