
Temel olarak siyasi anlamda ve veya sanatsal anlamda yapılan faaliyetin temeli sözünü söyleme cesaretini gösterebilmektir. Sonuçta cesaretle söz söyleyebilme sanatıdır siyaset ve sanat cilve yapmaktan ziyade. Sanat ve politikanın içinden bir cümle kurmaya kalkarsanız çoklukla bu iki kavram (sanat ve politika)birbirinin içinde ve birbirine karışarak muhalif bir cümle kurar ya da kurmak durumunda kalırsınız: Üniversiteleri yöneten çağdışı olduğu asla şüphe götürmeyen bir kurumu, ülkeyi yöneten ve gerici olduğu hiç şüphe götürmeyen bir partiyi, ana muhalfetteki bir diğer gerici partiyi ya da bir sivil inisiyatifi ya da orduyu eleştirmek zorunda kalabilirsiniz. Eleştirirsiniz de. Ülkenin genel yapısı içinde bugünlerde belli bir yere kadar bu eleştiriler mümkündür. Çoklukla tek bir sebepten; sistem için bu eleştiriler neredeyse hiç kaale alınmaz. O nedenle de sistemi eleştirmek zaman zaman mümkündür ama iş muhalefet alanında yani sanat ve siyasetle uğraşıp da aykırı bir şey söylemeye niyetli olanın yakın çevresini eleştirmesine geldiğinde durum bu eleştiriyi yapmaya niyetlene açısından çok zor bir hal alır.
Sözün neredeyse bütün anlamlarından koparak bittiği bu çağda işiniz konuşmak hem de sol diye adlandıran bir yerden özeleştiri anlamında konuşmak ve hem de sivil bir yapı içinden konuşmaksa; bu ülkede bu çok zordur. Tüm sivil alanlar kontrol altındadır ve ciddi bir hiyerarşik yapılanmayı hissedersiniz. Avrupa birliğinin sınırları gibi korunmaktadır bu alan; içeriye sızmanız ve konuşmanız neredeyse olanaksızdır. Hele hele olumsuz bir şey söylemek çok ciddi sorunlar doğuracaktır.
Karşısında olduğunuzu savunduğunuz düzenin ve sistemin bile kendine göre bir ahlakı vardır. Ancak istanbul’daki sanatsal ve veya sivil imparatorluklardaki işleyiş biçimini ve yasayı anlamak hayli zordur. Anlaşıldığı kadarıyla söz söyleme bağlamında tamamen kilitli; alkışlama, onaylama, itaat etme anlamında sonuna kadar açık bu muhalif ve sivil alanlarda kapitalist düzen içinde var olamayacak kadar yetersiz ama kapitalist düzenin hiyerarşik yapısını kuracak kadar sert ve yerini korumak anlamında yeterli birileri; kullanacakları ve kendilerinden daha da yetersiz ama bileği kuvvetli ve itaatte kusursuz bir orduyla o alanı işgal ve battal etmek adına akla gelebilecek her şeyi yapmaktadırlar. Bu sivil yapılar birer imparator gibidirler yöneticiler yerlerinden ancak ölünce giderler, yerlerine de çocukları gelir; her gün şikayet ede ede savunurlar mevzilerini (bu iş yapılmaz ama bir ömür yapacak sonra da çocuklarımız bırakacağız gibi hiç dillendirmedikleri bir amaçları vardır aslında) kanlarının son damlasına kadar. Ancak onlardan daha “yetersiz ama daha acımasız biri” edebilir onları yerlerinden. Bu böyledir. Sivil sistem ya da muhalefet İstanbul’da bu şekilde işler. sanatta da böyledir, siyasette de böyledir, çevre için de böyledir. Sivil ve muhalif alanda bu iktidar savaşına dair konular tabudur, bunlarla ilgili asla konuşulmaz. Kadın hareketine bakınız en acımasız kadınlar kadın hareketinin başındadır. Çevre hareketine bakınız en gaddar adamlar çevre hareketinin başındadır. Sendikalara bakınız en sert olanlar orada da demokrasi adına iş başındadır. Üniversitelere bakınız, üniversiteler neredeyse karakterli gençleri karaktersiz, zavallı ve uyumlu yapmanın eğitiminin verildiği yerlerdir. Bakınız sabahtan akşama kadar demokrasiden başka söz bilmeyen rektörlere, dekanlara, bölüm başkanlarına, enstütü başkanlarına, birim başkanlarına, bakınız oralarda kaç yıldan beri durmaktadırlar ve bu işi demokratik bir şekilde ne zaman birine devredeceklerdir: Ölünce devredecekler. Meslek odalarına bakınız orada da bu işler öyledir, böyledir, anklattığım gibidir. Bunlarla ilgili konuşulamaz istanbul’da. Asla.
Hükümete, Bush’a, Genelkurmay’a her şeyi söylemek mümkündür ama sanatçılar ve aktivistler her gün yaşamak zorunda kaldıkları korkunç antidemokratik ortama karşı kurdukları kurumlardaki korkunç antidemokratik ortama karşı hiçbir şey söyleyemezler.
İstanbul’da bu işler böyledir. İktidara karşı konuşmak değil ama muhalefetteki iktidara karşı konuşmak ayaklar altındaki küçücük zemini de yitirmek demektir.
Küratörlerin, sivil toplum kuruluşu liderlerinin, futbol kulüplerinin başkanlarının, üniversite rektörlerinin, parti başkanlarının, bölüm başkanlarının, federasyon başkanlarının, belediye başkanlarının, meslek odaları başkanlarının sözcülerinin ancak ölüm gelip naçiz bedeni aldığında yerlerini terkettikleri bir dönemde, sözün bittiği bir çağda yaşıyor olabilirsiniz.
İstanbul’da aslolan susmaktır. Ancak, bunu da usturuplu yapmak gerekir. Sizden istenen kızmış, kırılmış gibi susmanız değildir, böyle yaparak herkesi daha da kızdırırsınız; sizden istenen “bir ölü gibi susmanızdır” sizden istenen riyaya ortak olmanız ya da bir ölü gibi susmanızdır, sizden istenen suça ortak olmanız ya da bir ölü gibi susmanızdır, sizden istenen moda ile birlikte hareket etmeniz ya da bir ölü gibi susmanızdır. Sizden istenen konuşur gibi yaptığınız anlarda konuşmanızı “sıcak bakmak” ifade etmek”, “konsensus”, gibi saçma sapan gibi sözcük ve tamlamalarla doldurarak; etrafınızı saran, içinize dolan, heryere sirayet eden ve her yeri kaplayan sürekli ölüme destek vermenizdir.
Bütün bunlara karşın aslolan muhalefete bulaşan korkunç iktidar hastalıklarının farkında olmaktır.
Muhalif alandaki iktidarlarla savaşmadan gerçek iktidarın karşısında bir güç olarak durmak olanaksızdır. Tam da bu nedenle gerçek iktidar muhalfeti ciddiye almaz, iktidar muhalefetin de hastalandığının tamamen farkındadır. Yapılan toplantılara ve direnişlere bakınız büyük bir yalnızlık ve azalma görmemek olanaklı mıdır. O zaman muhalif alanı tahakküm altına alanların bir şeyleri yanlış yaptıklarını görmeleri gerekmez mi. Gerekir ama bunu görmemeyi ve yerlerinde kalmayı sürdürüyorlar.
Sivil alandaki karakterlere bakınız, insanlıktan çıkmış birer mitolojik karaktere dönüşmüş ve ölümsüzleşmişlerdir. Binlerce yıldır o makamdadırlar ve daha binlerce yıl kalacak gibidirler.
Dolayısıyla; sürekli olarak canınız acır ve ne bir batınız vardır dönebileceğiniz, ne de bir doğunuz. Çocukluğunuzdaki yalnızlığınızdan farklı bir şeydir bu; çocukların acımasız olmadığını bu hicivsiz yalnızlıkta anlarsınız; çocuklar acımasız değildir. Bu mizah anlayışından yoksun, yetersiz büyüklerdir asıl acımasız olan.
Paraketa’daki diğer Ethem Özgüven yazıları:
- Yaz Geçti
- Merhaba
- Suç ve ceza
- Paraketa 2009 için ikibinsekizin sonsözleri
- Yoğuşmalı kombi
- Birlikte yaşamak: ekoloji, eğitim, etik ve eylemle ilgili sorunlar ve çözüm yaklaşımları
- Büyük olmak, küçük olmak, direnmek ve hayatta kalmak
- Sanat 2007
- Sokaktaki adam; ama sokaktaki kadın değil, neden acaba...
- Editörden
