
Dün yaz geldi. Ben de çıkıp denize doğru yürüdüm akşamüstü. İğde, topçam, dut, renk renk sardunya gördüm, ama hiçbiri kıyıda bir duvarın dibinde bitmiş incir kadar çocukluğumu çağırmadı. İstanbul’da İdealtepe’de, sahil yolunun yapılmasına daha uzun yıllar varken, evden çıkıp ideal plajına inmek üç dakika sürerdi. Plaj paralıydı ve kuralları vardı, bizimse küçük harçlıklarımız olurdu ve uzaktaki kayalıklarda canımızın istediğini yapardık. Demiryolu boyunca rayların arasından sallana sallana, genzimizi yakan makine yağı kokusunu içimize çeke çeke güneşin alnında yürüdükten sonra kayalıklara inip boş bir incir altı bulmuşsak işte o zaman keyfimize diyecek olmazdı. Ayvalık’ta beni tutanın ne olduğunu sorar oldum bu aralar sık sık. Dün o yabani incirin altında soluklanırken bir neden daha buldum. Küçük küçük aralıklardan denize birden çıkıvermesi Boğazı hatırlatıyor. Dalgalar Yeniköy’de usul usul dövüyormuş sanki kıyıyı. Güneş, kıyı, sandal, iğde, incir, çay bahçeleri, bisiklet, denize atlayıvermeler… İstanbul’da geçmiş mutlu zamanın peşinde. Ayvalık’ta.
Başka yazacak pek az şey var, buradan. Yaz gelince nüfus kat kat artıyor. Sokaklar kalabalıklaştıkça dükkânın kapısından girenler de artıyor. Nostaljik bir şey pek çoğu için sahaf dükkânı. Fotoğrafını çekiyorlar dışarıdan. Sonra kapı ağzında “İnsanlarımız okumuyor ama. Ne yazık değil mi?” geyiği yapıp, bu arada kitaplara korkulu kaçamak bakışlar attıktan sonra, aynı bağlama cümlesi: “İnşallah geniş bir zamanda gene geliriz. Biz okumayı çok severiz.”
Bu aralar Tarık Sipahi’nin “hala” kitabı, bu sık sık bölünen zamanda kurtarıcı oldu benim için. En çok yarımşar sayfalık, hepsinin de mutlaka evde bekleyen halaya bağlandığı gündelik hayat parçacıkları anlatıyor Tarık. Hala izleğiyle birlikte o da İstanbul’un kendi çocukluğuna çıkan yollarında bazı izler arıyor, buluyor, işaretliyor onları. Çok tatlı, demek çok mu hafif olur?
Tarık resim de yapar. Resimleri sadece kendilerine benzer. İncecik upuzun kadınları ve adamları vardır; genelde tatlı hülyalara dalmışlardır, belki de bir rüyanın içindedirler hepsi. Ağaca tüneyip kitap okuyan hülyalı bir genç kız, kenarda bisikleti, altta usulca geçen bir kedi, pencere önlerinde renk renk çiçekli saksılar. El ele tutuşmuş âşıklar, yanlarındaki bir dalda sapsarı kuşlar, dolunay sessizlikleri. Ya da piyano çalan bir kedi. Hep anlatırım, yine anlatacağım. Ben yeniden dünyaya gelirse piyano çalan beyaz bir kedi olmak isteyen bir kızın hikâyesini yazmıştım bir zamanlar (yayınlatmadım daha) Tarık da bundan habersiz, benden çok sonra, piyano çalan beyaz bir kedi resmetmiş. Bana mail’le gönderdiğinde küçük dilimi yutacaktım. Böyle de karışır arada sularımız Tarık’la. Ben arada sorarım ona “Nasıl oluyor?” diye. O da gülerek, “Büyücüyüz biz” der.
Ayrıca, büyüklere masallar da yazar Tarık. “Köprücücesi”, “Dokuz Öpüşen Balık”, “Lacivert Kedi” gibi güzel kitap adları bulur. O kitaplarda da (söylediğine göre) “Çanakkale yöresinde yaptığı arkeolojik kazılardan çıkan kil tabletlerden” derlediği öykücükleri, masalcıkları anlatır. Tamamen Tarık’a özgü cümlelerle. Kesik kesik, bazen bitmemiş, bitmemesi istenmiş cümlelerle. Okudukça, bir benzerini daha okumadığınızı düşündürten hikâyelerdir. Belki renk ve koku olarak azıcık Bilge Karasu’nunkilere çalarlar… ama azıcık. Bence.
Benim bahçede de bir incir ağacı var. Bal inciri diyorlar, geç olur, ağustos sonuna doğru. Yemişi pembedir, dibinden balı sapsarı sızar. O kadar yaşlı bir incir ki köklerinin nerelere uzandığı kestiremiyoruz. Mahallecek bekliyoruz yemişlerin olgunlaşmasını.
