Şebekenin ebesi

Kömür Baba Burnu önünde yavaşladığımızda fark ediyorum küçük kabağı (ağ şamandırası). Biraz ilerliyorum, Hasseki Koyu da dolu, haydi Kum Bükü açığına atalım bari ağları, orada da şamandıra, ileride bir tane daha, Hayta Ahmet’in dalyanın önünde de. Hoppala! dememe kalmıyor, Serçe, “Çeşme Altılılar!’”. Başıyla işaret ettiği Hamza Bükü’ne çeviriyorum motoru, üç balıkçı teknesi, bordolamışlar birbirlerine, ortadaki irice demir üstünde. Sanki koyun içine kanatlı kocaman masal kuşu konmuş. 

Narayı basıyor yanaşırken bizim ihtiyar yengeç, “Devee!” 

“Serçee! Yaşıyor musun hala? Hahaha!” Günal Kaptan ya da Deve Günal. Ne çok severim onu, denizlerin dervişi. Serçe’nin attığı çıma ipini bağlıyor ustalıkla kıç babaya. Beraber de balıkçılık yaptık uzun zaman önce, Serçe’nin kadim dostu. Hemen takılıyor bizim huysuza, “Balık kesti bizim oralarda be morukcum düştük gurbet denizlerine, kaç ay sonra döneriz allah bilir. Hatunlarımız boşayacak vallahi.” 

“Sen merak etme, yarın İzmir’e mezata balık götüreceğiz, benim havalı korna sidikli kaptanla (beni kastediyor), dönüşte senin eve de uğrar teselli ederim yengeyi, yokluğunu arattırmam Deveciğim” der demez, Patagoz atılıyor lafa, devenin tayfası, otuzunda var yok. 

“Serçe Baba” diyor, “Bak baba diyorum sana! … Anama da uğrayıver, hala seni sayıklıyor.” 

“Ulan orfani; Patagoz, baban denizde kaybolduğunda bebektin, ananı kaç sene teselli ettim. Fakat anan o kadar üzüntülüydü ki bütün liman sırayla kadıncağızı teselli etmekten balığa çıkamaz olmuştuk.” deyince, topluca makaraları koyuveriyoruz. Dışlarını, içlerini denizin yıkadığı kir tutmayan ruhlar, o an benzer cümleler geçiyor aklımdan. Keyif sarhoşluğuyla ayrılıyoruz can dostlarımızdan. 

Bu arada anladık ki, Karaburun fenerine kadar her yer dolu, mecburen fenerin sakız adasına bakan yüzüne atacağız ağlarımızı, ancak orada da ŞEBEKE diye adlandırdığımız balıkçı motorlarından çekiniyorum. Kıyı sularda, küçük teknelerle kaçak trol çeken korsan hırbolar ağlarımızın da denizin dibinin de içine ediyorlar. 

Attık ağları, on sekiz posta, yani bir posta seksen kulaç, yap hesabı. Bir an başında bekleyelim diye geçiyor aklımdan, ne kumanya ne battaniye hiçbir hazırlığımız yok. Döndük korka korka, allaha emanet diyorum Serçeye, sesini çıkarmıyor. 

Ertesi gün şafakla deniz üstündeyiz, bizimkiler ikişer üçer mil arayla asılmışlar ağlara tepelerinde aç martı çığlıkları. “Rastgele!” Biz de ağlara yetişmenin telaşı, o sevinçli heyecan, “Rastgele, Rastgele!”

“Bizim taraftaki kabak yok!” Serçenin sesinde endişe, geldik sayılır, kerterizin üstündeyiz. Ağların diğer ucundaki kabağa gidiyorum. Şükür ki yerinde. Başladık çekmeye; üç beş adabeyi, sübye, arada tek tük ıstakoz, neşe geri döndü, dansöz göbeği gibi canım dülger balığı. İyi, iyi… 

Derken ağlar parça pançak, sarık düğüm gelmeye başlamasın mı?… Şebeke tam üstümüzde çekmiş, kaç tane ağımız kayıp belli değil. Tekneye alabildiklerimiz de mantar - kurşun. Köpük çıkartıyoruz ikimiz de. Hiç gün yüzü görmemiş küfürlerimi sanki bu güne saklamışım, pancar motoru gibi saydırıyorum. Neyse olan olmuş, süklüm püklüm koyulduk yola. Haftalarca her ağda gözünün nuru, parmaklarının emeği gizli, Serçeciğim nasıl üzgün. 

Suskunluğumuz limanımızın mendireği görünene kadarmış. Dürtmesiyle sırıtması bir oldu. “Üç beş ağ sittiret, yeniden donatırız evvel allah, yalnız bir dahaki sefere emanetçiye teslim edeceğine, bir şişe suyla iki battaniye koyalım kayığa” dedi. Baktım yüzüne, aniden gözlerinden iki muzip kuş fırlayıp konuverdi yanaklarına. 

“At hırsızı, yetmiş beş senedir böylesini duymadım, şu küfrü bir daha söyle bakayım.” 

“Ceddinizin mezardaki sakalını 

Ebenizin atının tımarını… 

……………………………nı

….. ”

Karaburun’dan sevgiler…

Paraketa’daki diğer Balıkçı Ata yazıları:

Leave a Reply