Respighi’nin çam ağaçları

Perperene, Kuzey Ege’de, tarihsel Pergamon, günümüz Bergama’sı yakınında bulunan Kozak yaylasında, fıstık çamları arasında sessizce uyuyan antik bir yerleşim yeridir. 

Kurumuş çam yaprakları üzerine uzanmış granit sütünlar, küçük bir tiyatronun kırık dökük oturma taşları, üzerinde üzüm suyu ya da zeytin yağı sıkılan oluklu taşlar, bugün bize Perperene’den kalmış görünen izlerdir. 

Olağanüstü güzelliği olan böyle bir yörede kurulu bu küçük kent, belki de 2000 yıl öncesinin kutlu Pergamon’u için küçük bir dinlence beldesiydi. Aynen, bugün sular altında ölüme terk edilmek istenen Alianoi gibi! 

İ.Ö. 2. ve 3. yüzyılda Anadolu’ya başkentlik etmiş, çağının en ihtişamlı kenti Pergamon seçkinlerinin sığındıkları küçük ama görkemli mekanlardır bunlar. 

Ancak, Alianoi suların ve zamanın insafına bırakılmak istenirken, uyuyan Perperene yüzlerce yıldır sessizce yattığı köşesinde uyandırılmayı bekliyor. 

Perperene’nin geçmişi çok eskilere dayanıyor olmalı! 

Amasyalı coğrafya yazarı Strabon’un ve Byzantion’lu yazar Stephanos’un ilk kez antik belgelerde sözünü ettiği Perperene Helenlerin batıdan gelip Anadolu’ya yayıldıkları varsaylan İ.Ö. 1200’lü yıllardan, öyküsel “Troya Savaşları”nın daha öncesinden kalma bir kent olmalı! 

İ.Ö.1700 ile 1200’lü yılları arasında Anadolu’ya egemen olan zorba Hitit Krallarının Assuva ya da Seha Irmağı Ülkesi dedikleri bu bölgenin suskun yerleşim yerlerinden biridir belki de Perperene! 

Zaten Hititler’den kalma çivi yazılı tabletlerden, Batı ve Güney Anadolu’nun, Luvi adlı Anadolu’nun en eski halklarından birinin yaşadığı ülke, Luviya olarak adlandırıldığı anlaşılıyor. 

Bu halkın konuştuğu dilin seslerini taşıyan yer adları hala çevremizde yaşıyor! 

Ege kıyılarında ve Anadolu’nun bir çok yerinde, sonu ( –nth-, -nd-,-assa-,-osso-, -ini, -ene,-ana ) ile biten bir çok yer adı gibi Helence karşılığı olmayan Perper-ene (ya da Parpar-ana) adının da bu eski halkın dilinden gelmesi olasıdır! 

Bu sesleri taşıyan adların, Helenlerin gelişinden çok önceki zamanlardan beri bu topraklarda yaşayan Anadolu’nun kadim halkı Luvi’lerin dilinden geldiği artık biliniyor. 

İçinde kadim Anadolu tarihinin ince ayrıntılarını taşıyan bu gizemli yöre eşşiz güzellikleriyle birlikte bugün barbarca bir saldıryla karşı karşıyadır! 

Kozak’ın bol sulu pınarları, berk mavi granit kayalar arasından fışkıran “Taş Çamları”, ulu “Pinus Pinealar”ı, boylu “Fıstık Çamları” bir avuç zehirli altına feda edilmek isteniyor! 

Üzerinde insanlığın ilk kültürel ayak izlerini barındıran bu bilge topraklar, insanın hünerli elleriyle yüceltilmek yerine, garip gürültüler çıkaran dev makinelerle delik deşik edilmek, bir avuç aç varsılın kursağına yem edilmek isteniyor! 

Bugün başı binlerce ton zehirle dertte olan Perperene, geçmişe dönük yolculuğumuzda kendine yeni yoldaşlar buluyor! 

Evet, Kozak’taki bu tarihsel kentçiğin adı Perperene ise, antik Roma’nın aristokrat aileleri üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Friedrich Münzer’e göre İtalya’nın Roma öncesi ilk yerleşimcilerinden Etrüskler’in soylu ailelerinden birinin adı da “Perperna”dır. 

Doğaldır ki Perperna adının ne Helence ile ne de Latin, İtalyan diliyle bir ilişkisi vardır! 

O da, ses ve yazım benzerliği olan Perperene gibi eski Anadolu dilleriyle ilgili olmalıdır! 

Bu yaklaşım bize birden; İ.Ö. 5.yüzyılda Kozak’ın Perperene kentçiğinde yaşamış ve ölmüş Midillili Helenikos’un Roma’nın kuruluş kökenini Troya’dan İtalya’ya göçen Anadolulu Troyalı’lara; belki de Etrüskler’e, yerli Luvi’lere akraba Aeneas’a bağlama yaklaşımını anımsatır. 

Etrüsklerin kökü, Roma’nın ünlü şairi Virgilius’a göre Troya’dan kaçan prens Aenas’a dayanmıyor mu? Aenas’ın soyu, İ.Ö 490 yılında Perperene kentçiğine ölmüş Midillili yazar Helenikos’a göre Pelasgos adlı çok eski bi Ege halkından gelmiyor mu? Pelasgos’ların Hititler’in Luvi’ler dediği bir halk olduğu bugün genel kabul gören bir olgudur! 

Şemsiyeye benzeyen çam ağaçlarıyla süslü Kozak’ın Perperene’si nire, Roma’nın savaşçı ve aristokrat Perperna ailesi nice! 

Perperene yerleşimi ile Perperna ailesi arasındaki sözcüksel ve kökensel yakınlık bölgede yaşanmış bir başka tarihsel olayla ilginç bir biçimde çakışacaktır! 

O günlere değin Bergama ve yöresine gelmiş mi bilinmez ama İ.Ö. 130 yılında Roma’ya “Konsül”, o zamanki Roma Cumhuriyetini yöneten seçilmiş iki ikişiden bir olan Marcus Perperna Roma Ordusu’nun başında, Ege kıylarında yanan büyük bir isyan ateşini bastırmak için Pergamon’un ovasına, bugün adı Bakırçay olan Kaikos Ovası’na iner. 

Kutsal Pergamon’da siyaset işleri karışıktır! 

Büyük İskender’in ölümünden sonra, onun hazinesini Bergama Akrapol’ünde korumaklı görevli Paphlagonia’lı, Batı Karadenizli bir subay olan Philetairos’un İ.Ö.280’li yıllarda kurduğu Bergama Krallığı, ardılları Attalos hanedanının yönetiminde yüksek bir uygarlık düzeyine ulaşmıştır. Sahip olduları büyük güç, neredeyse tüm Anadolu’yu yönetimi altına aldıktan, 150 yıllık bir egemenlikten sonra derin bir siyasal bunalıma düşmüştür! 

Son Bergama Kralı III.Attalos bıraktığı şaibeli bir vasiyetle ölümünden sonra tahtını, Efesli bir fahişeden doğduğu söylenen kardeşi Aristonikos’a bırakmak yerine Batı’da hergün biraz daha güçlenen ve genişleyen Roma Devleti’ne bağışlar. Üvey kardeş Aristonikos bu vasiyeti kabul etmez ve III.Eumenes adıyla kendini kral ilan eder. 

Ve isyan başlar. Kölelere “özgürlük ve eşitlik” , komşu kentlere “dayanışma” vaat eden III.Eumenes’e karşı isyanı bastırmak için Roma, Konsül P.L.C. Mucianus’u gönderir. İ.Ö. 131’de, İzmir Çamaltı Tuzlası civarında bulunan Leukai yakınlarındaki deniz savaşında Aristonikos Romalıları bozguna uğratır. Konsül Mucianus öldürülür. 

Ancak, geleceğin dünya devleti olacak olan Roma yenilgiyi hiç kabul eder mi? 

Baş kaldırıcı Anadolu insanına karşı Anadolu kökenli olması olası bir başka komutanı, daha yeni “Konsül” seçilen ve köle isyanlarını bastırmakta deneyimli Marcus Perperna’yı gönderir. M.Perperna yönetimindeki güçlü Roma ordu’su isyancı Aristonikos’u, daha ilk karşılaşmalarında yener. 

Manisa-Kırkağaç yakınlarındaki Stratonikeia’ya kaçan Aristonikos kuşatma altındaki kentten kurtulamaz M.Perperna’nın eline düşer. 

Yıl İ.Ö. 129’dur. Ancak bu zafer M.Perperna’ya da yar olmaz. Roma’nın kazancı komutan Perperna’nın kazancına dönüşmez! 

İsyancı Aristonikos’u bir demir kafese koyup Roma’ya götürürken yolda, Manisa-Akhisar’ın güneyindeki Hierocaeisareia’da hastalanır, ölür. Bu kentte ki kutsal kadın tanrıça Artemis- Diana tapınağına gömülür! 

Kökleri Etrüsk, Anadolu boylarından gelmesi olası Marcus Perperna belki de kendi soydaşlarına karşı savşmanın verdiği acıya dayanamamıştır! 

Baş kardırışlar, direnişler, karşı koyuşlar, boyun eğmeme Anadolu toprağının hamurunda vardır! Ve hep bir takım büyük güçler halkın bu tepkilerini bastırmaya uğraşır! 

Çevre kirletici “siyanürlü altın” madenlerinin bu topraklarda zorla işletilemek istenmesi, Bergamalılar’ın, Kozaklılar’ın, Çanakkaleliler’in Türkiye’ye ve Dünya’ya örnek olan savaşımlar göstermesi rastlantı mıdır acaba? 

Yan yana durduklarında, uzunuyla kısasıyla, ufku saran dalgalı görünümüyle “Fıstık Çamları” olağanüstü bir görüntü verir.! Bu sıradışılık “Pinus Pinea”ların yaşadığı çevreyi gizemli bir doğa haline getirir. 

“Taş Çamlar”ı da denen “Fıstık Çamları”, Kozak’ın Perperene’si ile İtalya’nın Roma’sını birdenbire birbirine yaklaştırır. Acıklı bir savaşın talihsiz kurbanları Roma’nın Etrüsk kökenli Konsülü M.Perperna ile Bergamalı isyancı Aristonikos ansızın birbiriyle yakınlaşır! 

Bu yakınlıkları bize sezdiren yazar Midillili Helenikos, ıssız Perperene’de bir fıstık çamının altındaki irice bir granit taşının üstüne oturur ve yüzyılların berisinden bize ılıkça gülümser! 

Ve sanki uzaktan, İtalyan besteci Ottorino Respighi’nin sevinçli müziği duyulur. 20.yüzyılın ilk yarısında “neo rönesans”, “neo barok” tarzında yaptığı bestelerle tanınan O.Respighi Roma’nın “Pinus Pinea”larına aşıktır. 

“Fontana di Roma”, “Pini di Roma”, “Feste di Roma”; “Roma Çeşmeleri, Roma Çamları, Roma Şenlikleri”, adlı ünlü üç “senfonik şiir”i içinde Roma’nın “Fıstık Çamları”nı anlatan şiirsel müzik yıllardır sevilerek dinlenir. 

Rüzgarın; poyrazın ya da meltemin hışırdayarak ince yapraklarla oynaşması, kuşların; serçelerin ya da kırlangıçların sık dallar içinde cıvıldaması; coşkulu bir devinimin yanında soylu çam ağacının kendine özgü ağırbaşlılığı Ottorio Respighi’nin “Pini di Roma” adını verdiği müziğinden kulaklara yansır. 

Bu müzik dikkatlice dinlendiğinde, belki aynı tınılar, aynı ezgiler, aynı sesler Kozak’ta esen yelle erinç içinde salınan “Fıstık Çamı” ormanında da duyumsanır. 

Yaşamının son yıllarında faşist Mussolini yönetimiyle çatışan Respighi, bu temiz seslerin bestecisi 1936 yılında Roma’da, “I Pini”, “Bir çam ağacı” adını verdiği villasında ölür. 

O, villasına verdiği adla, evine “Çam ağacı” demekle Roma’nın “Fıstık Çamı Ağaçları”na olan düşkünlüğünü gösterir. Yaptığı müziği yaşadığı mekanla, içinde var olduğu çevreyle bütünleştirir. 

Ottorio Respighi muhakkak Kozak’a gelmemiş, onu tanımamıştır ama Kozak’ın özgür “Pinus Pinea”larıyla Roma’nın soylu “Taş Çamları” birbiriyle akarabadır. 

Şimdi bu sesler, bu renkler, bu görkem, bu doğa Kozak’ta yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya. “Siyanür” denen nalet, “Arsenik” denen cellat ve “Altın” denen “doğru yoldan çıkmış nesne”, bir kaç vahşi “çok uluslu şirket” güdümüyle insanlığı ve toprağı, dalları ve yaprakları, tırtılları, arıları, kartalları, kumruları… ölüme götürmek istiyor! 

Dünya dönüyor. Yaşadıklarımız yaşayacaklarımıza yön gösteriyor!

Paraketa’daki diğer Sefa Taşkın yazıları:

Leave a Reply