Özbek mülteciler

Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de insanlık adına acı bir olay yaşandı. Bu olay, iltica konusu açıldığında hep övünülerek sözü edilen bu alandaki tarihi mirasımız ile hiç örtüşmeyen ve tarihimize kötü bir sayfa olarak eklenecek bir iltica vak’ası olarak az sayıdaki kişinin tanıklığı ile ancak dar bir çevrede konuşuldu ve kayda geçti. Ancak bizce ülkenin iltica tarihinde kötü bir kara leke olarak beliren bu vak’anın genel kamuoyu tarafından da bilinmesinde büyük yarar var. 

Özbekistan’daki insan hakları ihlallerinden ve baskılarından korkup kaçan bir grup aile sığındıkları Tacikistan, Afganistan, Pakistan ve sonrasında İran’da –UNHCR tarafından mülteci olarak tanınmış olmalarına rağmen- gerekli güvenli korumayı bulamadıklarını belirterek 2007 yılında Türkiye’ye gelerek sığınma talebinde bulundular. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ve İçişleri Bakanlığı’na usul gereği iltica başvurularını ilettiler ve kendilerine İçişleri Bakanlığı tarafından uydu kent olarak işaret edilen Van’da iltica başvurularının sonucunu beklemeye başladılar. BMMYK’dan hemen hepsi evvelce mülteci statüsü almış olmalarından dolayı 3. bir ülkeye yerleştirilme hayalleri içine girmişken 12 Eylül 2008 tarihinde başlarına hiç beklemedikleri ve onları şok eden bir olay ile karşı karşıya kaldılar. 

O gün Özbek mülteciler – sonradan kendilerinin Van Barosu başkanı, İHD Van Şubesi başkanı ve Mazlum Der Van Şubesi başkanına anlattıklarına göre - “çocuklarına okul malzemeleri yardımı yapılacağı” gerekçesiyle Van Emniyet Müdürlüğü’ne çağrıldılar. Geride kalıpda olanları görerek saklanan bir aile üyeleri hariç olmak üzere apar topar toplanarak zorla bir otobüse bindirildiler ve Türkiye-İran sınırında insansız dağlık bir bölgede zorla ve şiddet uygulanarak sınırdışı edildiler. Türkiye’ye yapmış oldukları sığınma başvurularında Türkiye mevzuatındaki tüm hükümler ihlal edilmiş, başvuruları hakkında hiçbir resmi/yazılı cevap kendilerine tebliğ edilmemiş, dolayısı ile mevzuat gereği hakları olan idari ve yargısal yollara başvurabilme imkanlarına ve yasal sürelerine hiç tahammül edilmeden sınırdışı edilmişlerdi. Kandırılmışlardı, kötü bir şekilde dayak yemişler ve tehditle korkutulmuşlardı. Aktardıklarına göre sınırdaki dağlık bölgeye sürülürlerken onları sınırdışı eden görevliler “sizi burada istemiyoruz, size burada ihtiyacımız yok!” demişti. İşin daha da kötüsü iki ülke arasındaki dağlık tampon bölgede Türkiye’nin sınırdışı ettiği insanları rehin alarak onlara işkence eden ve yakınlarından fidye almayı meslek edinmiş bir grup insanın eline düşmüşlerdi. 

Olayın insan hakları kuruluşları tarafından öğrenilmesinden sonra Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) tarafından tüm dünyadaki üyelerine sınırdışı edilen Özbekler için İran’a yönelik, yakalanmayan aile için de Türkiye’ye yönelik olmak üzere iki ayrı acil eylem çağrısı yapıldı. 19 Eylül 2008 tarihinde ise 6 mülteci ve insan hakları kuruluşu tarafından ortak yapılan basın açıklamasında olay “mülteci hukukunun açık ve kaba bir ihlali” olarak tanımlandı. Yapılan açıklamada “işlemin sorumluları hakkında etkin, hızlı, adil ve şeffaf bir soruşturmanın açılması, sonuçlarının kamuoyu ile paylaşılması, benzeri ihlallerin bir daha yaşanmaması için gerekli tedbirlerin alınması” talep edildi. 

Bir olumlu sonuç alınmadı. Daha sonradan Van Barosu toplantı salonunda Van Barosu Başkanı Av. Ayhan ÇABUK, İHD Van Şube Başkanı Av. Cüneyt CANİŞ ve Mazlum Der Van Şube Başkanı olan Av. Abdülbasit BİLDİRİCİ’ye mağdurların aktardığına göre dayak ve tehditle sınırdışı edilip fidyeci bir grubun elinde rehin olarak kalan mağdurlar Van’da kalan ailenin fidye parasını ödemesinden sonra Türkiye’ye ikinci kez girebilmişler ve yeniden Van’a ulaşmışlardır. 

Ancak Özbek mülteciler için kötü gidişat bu dramatik olayla sınırlı kalmadı ve 11 Ekim 2008 gecesinde Van’da kaldıkları evlerden Polis marifetiyle tekrar toplandılar. İnsan hakları kuruluşlarının İçişleri Bakanlığı, Valilik, Emniyet, Van milletvekilleri ve Savcılık nezdindeki tüm geceli-gündüzlü tüm girişimleri yine başarısız oldu ve 3’ü bebek 15 çocuk, 1’i hamile 6 kadının da içinde bulunduğu 27 kişilik Özbek mülteciler yeniden sınırdışı edildiler. Olayı takip eden insan hakları kuruluşları bu kez yanlarında İnsani Yardım Vakfı (İHH) da olmak üzere Topkapı Eresin Otel’de bir basın toplantısı düzenleyerek kaygılarını iletmişlerdir. Ancak bu ikinci sınırdışı işleminden sonra olayın mağdurları ile irtibat kurulamadığından tam olarak nasıl bir sınırdışı işlemine muhatap oldukları ve sınırın öte yanında başlarına ne geldiği, şu anda durumlarının nasıl olduğu maalesef bilin(e)memektedir. 

Kuşkusuz bu bir ay içinde Özbek mültecilerin iki kez sınırdışı edilmesi, bunun şekli-şemali uluslararası hukuk ve ulusal mevzuatın kesin ve açık bir ihlali mahiyetindedir. Daha önce sığındıkları hiçbir ülkede güvenlik bulamayan ve sürekli Özbekistan’a sınırdışı edilme korkusu yaşayan Özbek mültecilerin Türkiye devletine sığınmış olmaları kendilerine bir güvenlik alanı oluşturmamıştır. BMMYK’nın kendilerine mülteci statüsü tanımış olması ise bu tanıma kararına Türk makamlarının saygı ve uyum göstermemesi üzerine kendilerine hiçbir koruma sağla(ya)mamıştır. BMMYK’nın da mülteci statüsü tanıdığı kişilerin sınırdışı edilmelerini önlemeye yönelik tüm çabaları da sonuçsuz kalmıştır. Türk makamlarının kararı olumsuz olsa ile bu karara karşı ulusal mevzuatda yer alan idari itiraz ve idari yargıya başvurabilme hakkına hiç saygı gösterilmemiş, muhtemelen bu yollara tevessül edilmesini baştan engellemek için tebligat bile yapılmamıştır. Olaya neresinden bakarsanız bakın hukuken savunulabilecek bir noktası yoktur. 

İşte tam da bu noktada Türkiye’de Kasım 2008 itibariyle 18.000 insan sınırına dayanmış sığınmacı varken niçin bu kişilerin niçin ısrarla iki kez hukuka aykırı olarak İran’a sınırdışı edilmişlerdir sorusu kafamıza takılmaktadır. İçişleri Bakanlığı yetkilileri menşe ülke olan Özbekistan’a değil İran’a sınırdışı işleminin yapıldığının altını çizerek İran’ın bu kişiler için “güvenli ülke” olduğunu iddia etmektedirler ancak birçok açıdan İran’ın Özbek mülteciler için güvenli bir ülke olarak kabul görmediği bilinmektedir. Kaldı ki durum böyle olsa dahi olayda yukarıda değinmeye çalıştığımız iltica hukukuna yönelik ihlallerin “yürürlükteki mevzuata uygun olarak bir sınırdışı işleminin yapıldığını” iddia edilemeyecek kadar açık olduğu bellidir. 

Aynı günlerde birinci sınırdışı işleminin yapılmasından sonra biz konuya dikkat kesilmişken Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Özbek mevkidaşı Vladimir Norov ile “AB-Orta Asya Forumu” nedeniyle bulundukları Paris’de bir araya geldiklerini ve diğer bazı konular yanı sıra Türkiye’ye sığınan Özbek mülteciler hakkında da konuşulduğunu öğrenmemiz dikkat çekici oldu. Bu haber ister istemez bizim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nde Mamatkulov-Türkiye davasında oldukça önemli ve uzun yıllar tartışılan “Türkiye-Özbek mülteci” ilişkisine benzer bir durum ile karşı karşıya olup olmadığımız sorusunu zihinlerimize getirdi. 

Bu olayda birlikte hareket ederek önemli bir çalışma pratiği gösteren insan hakları kuruluşları diğer başvurularının yanı sıra ilk sınırdışı işleminden sonra 19 Eylül 2008 tarihinde TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanlığına da bir başvuruda bulunmuşlardır. Komisyon başvuruyu ciddi bularak konu hakkında çalışmaya başlamıştır. Maalesef iltica alanında alınan kararlarda ve yapılagelen sınırdışı işlemlerinde şimdiye kadar idari ve yargısal denetim mekanizmaları hemen hiç işletil(e)memektedir. Bu nedenle bu alanda farklı bir hak arama yöntemi olarak Komisyona yapılan başvurunun sonuç getirip getirmeyeceği zaman içinde belli olacaktır. 

Yine bu olayda mülteci olaylarında görmeye pek alışık olmadığımız örnek bir girişim Rusya’da faaliyet gösteren Memorial ve Fransa’da faaliyet gösteren Orta Asya için İnsan Hakları Örgütü (HRCA)’nden geldi. Başından itibaren olayı takip eden örgütler bu konuda basın açıklamaları yaptılar ve 10 ülkeden 20 insan hakları savunucusu ve entellektüelin imzaladığı bir başvuruyu 5 Kasım 2008 tarihinden itibaren Türkiye Cumhurbaşkanı, Başbakan ve TBMM üyelerine gönderdiler. Avrupa’daki mülteci örgütlerinin şemsiye kuruluşu olan ECRE’nin de takip etmesiyle olayın Avrupa’da Türkiye’den daha iyi bir şekilde takip edildiğini ve duyurulduğunu tahmin edebiliriz. 

Bu güne kadar Yunanistan’ın Ege Denizi ve Trakya’da yapmakta olduğu illegal sınırdışı işlemlerini raporlamaya çalışarak hep eleştirdik ve eleştirmeye devam edeceğiz. Ancak benzeri uygulamaların Türkiye’nin doğusunda Türk yetkililerce uygulandığı gerçeği ile yüzleşmemiz ve bu konuda idari ve yargısal mekanizmaların denetimlerini oluşturmamız hayati bir öneme sahiptir. 23 Nisan 2008’de Habur’da meydana gelen trajik olaydan sonra “Özbek mülteciler” olayı da Türkiye’de yetkili makamlarca üzerinde uzun uzun düşünülmesi ve sorumluları hakkında gerekli koğuşturmanın yapılması gereken bir olay mahiyetindedir. Biz eğer bunu başarabilirsek Türkiye’nin özellikle mülteci alanında önemli bir hukuk devleti olması yolunda önemli ve güçlü bir adım atmış olacağız. Eğer bunu yapabilirsek –iddia edildiği gibi- dayak atarak sınırdışı edilen Özbek mültecilere yönelik “sizi burada istemiyoruz, size burada ihtiyacımız yok!” şeklinde bağıran görevlinin sözlerinin aslında yazılı olmayan bir Türkiye mülteci politikası değil de onun şahsi görüşü olduğuna inanabileceğiz.

Leave a Reply