I who have nothing, I who have no one

İnsanlar kalabalıkta birbirlerini ezercesine yürüyordu. Yaşlı adam birden yere yığıldı. Etrafına toplanmışlar “adam gitti, öldü!” Sesleri duyduğumda gördüm yaşlı adamın yerdeki kıvranışını ve aramızdan ayrılışını. Önce rengi sarardı sonra hıçkırır gibi nefes alışverişleri ve adam öldü. Evet öldü… Kırmızı sandalye yere yıkıldı. Küçük tezgâh da devrildi. Bu adam, işlek caddenin kaldırımında bizlere umut dağıtan kazıkazancıydı. Ne olacaktı şimdi? ‘Belki bugünün şanslısı benimdir’ türünden ihtimalleri de götürmüştü giderken. Boş mu çıktı dolu mu? Zor soru, belki de sadece amorti. 

Yaşlı adam ölümüne tanık olduğum ne ilk kişiydi ne de son olacaktı. Belleğim hızlıca yol aldı. Daha önce gördüğüm elektrik işçisinin ölüm sahnesi gözümün önünde canlandı. Şaşkınlığımı bağışlayın, tamamen unutmuşum, gerçekten hafızam silmiş o anı. 

Sanırım on bir on iki yaşlarındaydım. Ağustostu, yaz bitimi, eskiden beri hiç sevmem tatilleri, okulun açılmasını dört gözle bekleyen çocuklardandım. Nerede kalmıştım, devam edeyim; Kırklareli…kışları soğuk ve yağışlı, yazları sıcak ve kurak tam da coğrafya derslerinden bildik karasal iklim özellikleri. Kavurucu yaz sıcakları fakat havada bir tuhaflık. Önce korkunç gürültülü şimşekler derken birden yağmur… ohh be dindi! . Evde çok sıkılmıştım radyoyu açmak için bir iki adım attım “I who have nothing, I who have no one” deseydi Tom Jones’un sesi, ama demedi. Elektrikler gitmiş, şimdi ne müzik dinlenir ne de televizyon seyredilirdi. 

… –Eyvah adam gitti! Eyvah adam gitti!! 

Kadın sesleri. 

Önce bağırış çığırışları duydum. Çocuktum ve korktum. Elektrik direğine çıkmış bir adam, elektrik işçisi, sadece bulunduğum yerden yukarıda olanları seyrediyorum. Adam ben bakarken karardı, ne biçim bir sahneydi o. Gözlerimi kaçıramadım, kıpırdayamadım, öylece kalakaldım. Sesler duyduğumu hatırlıyorum “ne yapalım? Hemen ambülânsa haber verelim!”. Kaçışmalar bağırışmalar…bense sessizce izliyordum olanları. Şimdi düşündüğümde anlıyorum ki çaresizliği öğrenme yolunda ilk hayat bilgisi dersiymiş benimki. Kanım çekiliyormuş gibi dondum kaldım dedim ya çocuktum ve öğreniyordum. Karardı. Kömür karası oldu gözlerimizin önünde. Artık ne ses vardı ne de çığlık. Sonra yere düştü. Ondan sonrasını hatırlamıyorum. 

Yaşlı kazıkazancının ölümünü görünce de dondum kaldım üstelik yaşım otuzdu. Hayat bilgisi dersinden sınıfta kalmışım anlaşılan o ki kurtarma yazılısını beklemeli. 

Bankaya yetişmeliydim. Geç kalan kiramızı yatırmak için evden çıkmıştım. Adam ölmüştü, görmemezlik edemedim ama görmemeyi isterdim. Ağır adımlarla uzaklaştım. Hiçbir şey olmamış gibi bankaya gittim. Kirayı yatırdım. Gişedeki kadın çok sevecen davranmıştı hatta kartını verdi. 

-Başka zaman işiniz olursa sıra almadan bana gelin

-Teşekkür ederim, gelirim. 

-Haa bir de sizi uyarayım, kredi kartınızdan yılda iki kez yirmi üç lira para kesilir. Eğer bir faturayı otomatik ödemeye verirseniz bu para kesilmez. Elektrik faturasını verin. Onu nasılsa her ay ödüyorsunuz. 

-Telefon da olur değil mi? 

-Olur tabii ama siz yine de elektrik faturasını verin, geldiğinizde beni bulun ben sizi öne alırım. 

Cazip bir teklifti, yüzümde gülümseme belirdi. Elektrik faturası dedi, demese iyiydi ama öyle dedi. Eve geldim, sessiz sessiz merdivenleri çıktım. Kapıyı açtım.

-Ohh be içerdeyim şimdi! 

-Hay aksi mutfağın ışığı yanmıyor!. 

Keyfim kaçtı. Anlarmışım gibi sandalyenin üzerine çıktım. Elimde beceriksizce tuttuğum tornovida benzeri… sonra lambayı değiştirdim, belki yanar. Parmaklarımda ince bir sızı, kalakaldım çekemedim elimi. Bir zaman öylece kalmışım sanırım. Kapı açıldı. Gelen kardeşimdi. Seslendi

-Ne oldu? 

-Lamba bozulmuş galiba, ampulü de değiştirdim, ama yanmadı. 

-Ablacım sen ne anlarsın lambadan, elektrikten. Çarpılacaksın, başımıza iş çıkaracaksın. İn oradan! 

Ben yıllar önce kömür karası olan adamı gördüğümde çarpılmıştım, bunu kimseye söyleyememiştim. Gözlerimdeki yaşı silerek sandalyeden indim, sessizce odama gittim. 

Keşke radyonun çalışmasını o kadar istemeseydim…
*Kadri Ağbi’ye, 10 Ağustos 2007, İzmir

Paraketa’daki diğer Esin Candan yazıları:

One Response to “I who have nothing, I who have no one”

  1. Ali SEL09/09/11 06:27

    YAŞAM ve HÜZÜN
    Bazen hafif bir rüzgar eser
    Kısa bir öykü fısıldaşır kulaklarda
    Ve bir minik volkan uyanır yürekte
    Zihinsel bir yolculuk başlar.

    Birden anılar mabedinde bulursun kendini
    Bir şarkı, güneşin battığı saatlerde
    “I Who Have Nothing” der içinde biryerde
    Hüzünlü bir yolculuk başlar.

    Aah… dersin.”ŞİMDİ AYVALIK’TA OLMAK VARDI”

    Ali SEL

    Esin veren öykünüz için teşekkürler.

Leave a Reply