
Kasım 2008 de ikinci kez gittim Mustafapaşa’ya. Sonbahar ışığında tekrar alıcı gözle baktım, doyasıya dolaştım yıllanmış sokaklarında. Turistten arınmış sokaklarının tadını çıkardım. Daha bir kaynaştım yerel halkıyla. Bol dedikodu yaptım. Kim kimi seviyor,falanca neden sevilmez onu bile öğrendim. Bir gün belediye başkanından şikayetçi olanını ertesi gün ise “sen ona bakma! çıkarlarına ters düştüğü için sevmez” diyenini gördüm. Hatta birkaç ay önce gerçekleştirdiğim ilk gezimde ilerleyen günlerde belediye başkanından şikayetler artacak diyen bir yetkiliyle bile tanışmıştım. Dediği olmuştu işte şimdilerde. Kahvelerde veya sokakta karşılaşan insanların ayaküstü sohbetlerinin konusu belediyenin bir işe yaramadığı, yerel seçimde hangi partiye oy verecekleri vb. gibi konulardan oluşuyordu. Bunun olacağını bilen yetkiliyle yaptığım sohbetten dolayı bende anlayabiliyordum durumu şimdi. Hükümet 2000 küsur belediyeyi muhtarlığa çevirme kararı almıştı.( Hatırlarsanız hükümet TBMM’den geçirdiği yasayla, nüfusu 2 binin altında kalan bütün belde belediyelerini kapatma planını uygulamaya koydu. 2009 yerel seçimleriyle birlikte söz konusu beldeler mahalle veya köye dönüşecek.) Bunların içinde Mustafapaşa belediyesi de vardı. O yüzden belediye birkaç aylığına durum belirleninceye kadar harcama yapmama kararı almıştı. Doğal olarak bu birkaç aylık sürecin kendilerini çok yıpratacağını da biliyordu yetkililer. Dışarıdan birisi olarak birkaç ay içerisindeki değişimi bizzat görmek benim için de büyük bir tecrübe oldu doğrusu. (bu tecrübeyi nerede kullanacağımda ayrı bir konu ya? )Kapadokya bölgesinde yer alan 18 belediye vardı bu durumda olan.
Mustafapaşa’ya ilk ziyaretimde Eleni Cafe’de tanışmıştım ,Süreyya AYTAŞ’la. Kısa zamanda çok şeyin sığdığı sohbetimizde; mübadeleyle Makedonya’dan geldiklerini, Y.G-21 Mustafapaşa Genel Sekreteri olduğunu, burası için yaptıklarını, aynı zamanda Belediye Halkla İlişkiler Sorumlusu olduğundan, Mustafapaşa’ya yerleşmiş olan Makedon mübadillerin gelenekleri ve başlarından geçenleri anlattığı kitabından, Mustafapaşa’nın belediye olarak kalmayı başaracağından, çünkü tarihi kentler birliği üyesi olduklarından, hükümetin kolay kolay belediyeliklerini düşüremeyeceğinden bahsetmiştik.ÇEKÜL Başkanı Prof.Dr.Metin Sözen gerçekten büyük çaba harcıyordu. Hükümet üzerinde baskı kurmaya çalışıyordu. Prof. Sözen, “Tarihi Kentler Birliği çatısı altında belediye olmaktan çıkacak 7 belde var. Bunların ikisi Mustafapaşa ve Göreme. Tarihi ve kültürel varlıkların korunması için belediyelere ihtiyacımız var” tezini savunuyordu. Açıkçası bu anlatılanlar, verilen mücadele, yani sivil direniş beni çok etkilemişti. Ama yine de geçmişte yaşamış olduğumuz tecrübeler ümidimi kırmıyor da değildi. Ümidimi kıran diğer konu ise tüm bu yapılanlardan bi haber olan halkın varlığıydı. Onlar günlük yaşantılarına devam ederken önlerine çıkan aksiliklerden ve küçük hesaplardan bahsediyordu.
İkinci ziyaretim sırasında, sokak aralarında dolaşıp fotoğraf çekerken duydum Belediye’nin anonsunu; “bugün hükümet tarafından yapılan açıklamaya göre Mustafapaşa ve Göreme’nin belediye olarak kalmasına karar verilmiştir. Tüm kasaba halkımıza hayırlı olsun” O anda ne kadar duygulandım anlatamam. Birilerinin çalışmalarının karşılıksız kalmamasının, doğru,planlı,bilimsel,akılcı çalışmanın semeresinin alınmış olmasının getirdiği bir sevinçti bu. 18 belediyeden(Kapadokya bölgesinde) ikisi belediye olarak kalmıştı. İkisi de Tarihi Kentler Birliği’ne üyeydi. Bu benim kişisel olarak bizzat şahit olduğum ikinci başarılı çalışmaydı. İlkini Akşehir’de bizzat yaşamıştım. Yine birkaç çalışkan ,duyarlı arkadaşın bir araya gelmesiyle gerçekleştirilen çalışmalar zinciri doğru oluşumlara yol açmıştı. Şimdi ise Mustafa paşa’da yaşananlar sivil toplum örgütlerinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermişti.
Mustafa paşa, Türkiye’nin merkezinde olmasına rağmen az tanınan, yerel halk tarafından ise Kapadokya’nın “uyuyan güzel”i olarak bilinen bir kasaba. Uzun tarihi boyunca, ardında birçok mimari zenginlik bırakan çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapmış. Şu an kasabada, koruma altında olan 100’den fazla konak var. Ancak, eski haline kavuşturulması gereken birçok bina, yapı ve anıt da bulunuyor. Bunlardan birisi de bir zamanlar meşhur Asmalı Konak dizisinin çekildiği yer. Bugün Öztürk Otel adıyla turizmin hizmetinde. İlginçtir gerçekten yerel halk haklı olsa gerek.Çünkü bugün Türkiye’de herkes Asmalı Konak adını ezbere bilirken, Mustafapaşa adı söylendiğinde çoğu insan yerini bile bilmiyor.İkinci gidişimde Son Ağa isimli bir başka dizi de en az Asmalı Konak kadar güzel bir evde çekilmeye başlamıştı. 1924 yılında yapılmış olan mübadeleye kadar Ortodoks Hıristiyanlarının yaşadığı Mustafapaşa tipik bir müze kent görünümünde. Bir zamanlar Rumlarla Türklerin birlikte yaşadığı kasaba da kiliselerin çan sesleri ve camilerin ezan sesleri birbirine karışırmış. Mübadele öncesi ismi Sinasos olan kasabanın adı sonrasında köy ihtiyar heyeti kararıyla Mustafapaşa olarak değiştirilir. Sinasos halkının çoğu İstanbul’da havyarcı ve boyacı loncası olarak tanınırdı. Oldukça güçlü bir ekonomiye sahiptiler.
Mustafapaşa da tüm bu yaşadıklarımdan sonra beni en çok şaşırtan şeylerden birisi de “Sinasos Mübadeleden Önce Bir Kapadokya Kasabası” isimli kitap oldu. Benim kasaba nın konaklarına, sokaklarına hayran olduğumu gören dostlarımdan birisi önerdi bu kitabı. Hemen büyük bir açlıkla çevirdim sayfalarını. Bugüne kadar gördüğüm en değerli kitaplardan birisi bence. Çünkü Sinasos’un 1924 mübadelesinden önceki gerçek halini gözler önüne seriyordu. Mübadele yaşayacağını öğrenen halk kasabalarını birkaç fotoğrafçıya para karşılığı belgeletmiş. Gerçekten belgelemenin gücünü ortaya koyan önemli bir kaynak elimdeki kitap. Bugün büyük bir hayranlıkla gezdiğim sokakların, evlerin, içinde yaşayan gerçek sahiplerinin sahip oldukları kültürel değerlerle birlikte hayal etmemi sağlamıştı. Bu benim bildiğim kadarıyla ilk kez yapılmış bir davranıştı. Çünkü bu konularla çok ilgilenmeme rağmen böylesine bilinçli hazırlanmış bir mübadele belgesine rastlamadım. Kitabın editörlüğünü Evangelia Balta yapmış.
Önsözünde; “mübadeleden hemen sonra yayımlanan Sinasos albümü neydi peki?Büyük Çıkıştan kısa bir süre önce, birçok komite göçmenlerin Yunanistan’da yerleşeceği yeni yeri araştırır, cemaat ve bireylere ait gayrimenkulleri kaydeder, menkul değerleri toplarken; köyün fotoğraflarının çekilmesi de kararlaştırılmıştı.Yani herhangi başka maddi bir değer için yapılacağı gibi,zaman ve mekanın manevi özü resim ve anı şeklinde ölümsüzleştirilerek kayda geçirilecek ,diğer kutsal emanetlerle birlikte yeni vatana taşınacak ,korunacaktı.1924 Temmuzunda Sinasos’un fotoğraflanması , gerilimli mübadele döneminin Kapadokya Cemaatlerinde başka hiçbir örneği görülmeyen özgün bir davranıştır.Bu davranış yöre insanının kentlileşmiş bir toplum haline geldiğinin göstergesidir.Uzun yıllar gurbete çıkan evlatlarının İstanbul Rumlarıyla birlikte yaşamaları sonucu vatanlarına getirip geliştirdikleri ve diasporanın önayak olup maddi destek sağladığı eğitim sisteminin desteklediği farklı bir kültür anlayışına sahiptiler.Rumca konuşan Sinasos’a “doğunun Atina’sı” denmesi ve fotoğraf makinesinin merceğinin 1924’te sadece Rumlara ilişkin anılara odaklanması bir tesadüf değildir. Sinasos’lular hiçbir islami yapının fotoğrafını çekmediler. Köylerinin görünümü rum mahalleleriyle sınırlı.Bu seçim, Sinasos toplumunun ideolojik yönelimini ve gurbettekilerinin oluşturduğu koruyucu çerçevenin içine kendi istemiyle hapsoluşunu açıkça gösteriyor.” diyor.
Fotoğrafları Prokopili Anastasis ve İsaak Pandazidis çekmiş. Konak, köy dışı kır fotoğraflarının yanında ; yün eğirme, çeşmeden su taşıma, gezintilerle eğlenceler, Sinasos toplumunun çeşitli simaları gibi gündelik yaşamdan kesitler de görüntülenir. Bütün bunlar , mübadillerle birlikte konuk sevmez Yunanistan’a taşınacak olan, dost Küçük Asya topraklarında yaşanan ve geri dönmemek üzere yitip giden bir yaşam tarzının kayda geçirilmesi kaygısını gösteriyor. Kitap Sinasos’lu göçmenlerin Yunanistan’a yerleşmesinden hemen sonra yüz nüsha olarak basılır.( Elimdeki kitap yeni baskı ve Türkçe basılmış)Fotoğraf çekimlerinin fikir babası Serafim Rizos.
Bugün güzelim sokaklarında, evlerinde yine 1924 mübadelesi sonucunda Makedonya’dan göç etmiş olan insanların çoğunlukta yaşadığı Mustafapaşa gerçekten özgün bir yer. Belki mübadele ruhunu yaşamış olduklarından olsa gerek eski sahiplerini üzmeyecek girişimlere imza atıyorlar.Tarihi kentler Birliği’ne üye olmak ve Yerel Gündem 21 gibi oluşumlara katkı sağlayarak.
Ne tesadüf ki fotoğraf çekimlerine öncülük eden Rizosların evinin kapı eşiğinde bugünde şu sözcükler rahatlıkla okunabilmekte; “bugün benim, yarın senin ve hiçbir zaman kimsenin”
Kitabın bazı fotoğraflarını görmek için tıklayınız.
