Batı uygarlığındaki etik kırılma

Çıplak tene içliksiz giyilen bir zırh, içindeki bedeni nasıl zedelerse, sosyal yapılar da kültürleri ile çelişen tekniklerden yara alır. Teknik evrimin tarihi göstermiştir ki, her teknik yeniliğin ya da dönüşümün kültürel bir ‘astarı’ yani altlığı, daha doğrusu bir iç yüzü olmalıdır. Uygarlık tarihi boyunca topluluklar tarafından hep ‘uyumluluk’ olarak algılanan teknokültürel birliktelik, birinci endüstri devrimi sırasında müthiş bir çatırtıyla dağıldı. 18. yüzyılın ortalarından bu yana teknik gelişme, tamamen başına buyruk ve düzen dinlemez bir rotada seyrediyor. Teknik, artık araç olmaktan vazgeçip, amaç olmaya soyundu; yaşamı kolaylaştıran bir mekanizma olmayı reddedip, bir paradigma olmaya karar verdi. Sadece BİR yüzyıl içinde tekstil, tarım, metal, enerji, kimyasal madde ve her türlü meta üretiminde, üretilen türlerin 100’e, üretim miktarlarının ise 1000’e katlanmasıyla, daha doğrusu bugün uzaktan bakarak söyleyebildiğimiz şekliyle, fabrikanın icat edilmiş olmasıyla, tüm sosyal, siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel dengelerin alt üst olduğu, tüm kurum ve kuruluşların temel çivilerinin çıktığı, her gün yeni bir ‘yeniliğin’ insanlara ‘bu da nesi?’ dedirttiği bir batı dünyası düşünün: yeryüzünde cennet kuruluyordu. Her gün yeni bir şeye şaşmak zorunda kalanlar arasından Adam Smith adlı bir şaşkın çıkıp, ‘bütün bunlar görünmeyen bir elin eseridir’ diyordu. Bu şakacının ortaya koyduğu savı bir anlamda haklı kılabilecek ne vardı ortada? Sorunun tek doğru yanıtı ancak ‘kendiliğindenlik’ olabilir. Gerçekten de bu hızlı dönüşüm ne kilisenin telkiniyle, ne de bir devlet planlama kurumunun marifetiyle ortaya çıkmıştı. Müthiş yıkıcı ve yapıcı etkisini ise tıpkı siyasi devrimler gibi spontan oluşuna borçluydu. 

Dönemin coşkusuna kendini iyice kaptırmış olan İngiliz hukuk felsefecisi Jeremy Bentham da 1789’da yayımladığı Ahlakın ve Yaşamın İlkelerine Giriş adlı kitabında dünyanın tüm devletlerine şöyle bir görev veriyordu: “Mümkün olan en çok sayıda kişiye, mümkün olan en yüksek düzeyde mutluluk…” sağlamak! Ne var ki tam da bu dönemde, özellikle de değişim fırtınasının en sert estiği İngiltere’de, giderek daha çok sayıda kişiyi başka sürprizler bekliyordu: Britanyalı sanayiciler hep daha çok sayıda kadın ve çocuğu fabrikalarına alıyorlardı. Buhar enerjisiyle sağlanan mekanik iş gücü, erişkin erkeklerin kas kuvvetini gereksiz kılarken, kadın ve çocukların ucuz emeklerini daha çekici hale getiriyordu. Ve sonunda kadın ve çocuklardan da kas gücü istendi; ama ucuza! Bir zamanlar kölelerin ve kürek mahkumlarının çalıştırıldığı maden ocakları artık onların işyeriydi. 

Endüstri devriminin getirdiği maddi gelişme, insanların hizmetine sunulmadı. Gelişmenin kendisi, daha doğrusu ‘sürekli gelişme’ fikri insanları tümüyle esir aldı. Yoksulların sırtındaki yük, azalmak şöyle dursun, onları daha da çok ezer oldu. Endüstri devrimi kültürü de devirdi; ama ters yöne! Toplumsal perspektiflerin hepsinde görülen bu patolojik kırılmayı, Adam Smith’in ‘ekonomiyi yöneten görünmez eli’ anlattığı metinde de görmek mümkün: “Akşam yemeğimiz, soframıza kasabın, biracının ya da fırıncının iyi niyetinden değil, tam tersine onların şahsi çıkarları yönündeki çabalarından gelir. Onların özgeci değil, bencil olduklarını hesaba katmalıyız. Ancak bir dilenci, başkalarının insafına sığınabilir.” Bu ifadeler, Smith’in gerçekten de çok yüzeysel ve tek yanlı analiz yapıp, bundan da çok absürt bir kural çıkardığını gösteriyor: Her bireyin egoizmi, herkesin çıkarına hizmet eder…!

Başarılmış bir yaşamın tek ölçütü, kazanılmış paranın büyüklüğü olunca, analiz tek yanlı, tek gözlü; gözlem de hepten kör gözle yapılabiliyor demek ki… Bir çalışanın, kişisel çıkar dışında hiçbir motivasyonu olamaz mı? Bir zanaatkâr, hem müşterilerini yitirmemek için hem de işinden zevk aldığı için çalışabilir; kendi uzak veya yakın çevresinden oluşan bir sosyal grup önündeki prestijini ayakta tutmak, beğenilmenin, takdir görmenin onurunu yaşamak, hatta sırf vicdanını temiz tutmak ve tanrının rızasına ulaşmak için de kusursuz ve mükemmel iş yapma gayreti içinde olabilir. Hem ayrıca, müşterinin en üst düzeydeki memnuniyeti satıcının da en üst düzeyde kar etmesi anlamına gelmez. Tek belirleyici unsur bencil çıkar olunca, bir üreticiyi eksik dirhem kullanmaktan, etiketleri tahrif etmekten, fiyat kartelleri oluşturmaktan, yanıltıcı reklam yapmaktan kim ve ne alıkoyar? 

Adam Smith’in bu şaşkın tezi, nasıl oldu da 18. yüzyıldan bu yana tüm sanayileşmiş ülke ekonomilerinin temel direği oldu, şaşmamak elde değil doğrusu. Smith henüz hayattayken zanaatkârlar toptan yok olmamıştı. Fabrikalar icat edildi diye, inşaat ustalarının, ahşap oymacılarının, terzilerin kısa zamanda üretim sahnesinden çekileceklerine ilişkin bir öngörüsü de yoktu bu şaşkın adamın. Sadece şansı vardı. Her şeyin birörnekleştirildiği fabrikasyon üretimin yaygınlaşmasıyla, ortadan kaybolan ustaların, kalfaların, çırakların meslek etiğine de ihtiyacı yok artık dünyanın. Fabrika çalışanlarından zaten yaratıcılık, titizlik, mükemmellik beklenmiyor. Bu tür beklentiler şimdilerde; işçinin önüne gelen işi planlayan, parçalara ayıran, zaman ve hız açısından organize eden mühendislere yönelik olup “Mühendislik Etiği” diye biliniyor. Fiyat kartelleşmelerine, yanıltıcı reklamlara gelince… Bunların önlenebilme oranı, şirketle devletin birbirlerine uygulayabildikleri gücün oranına bağlı…

Bugüne geri dönmeden önce, 18.yüzyılın çılgınlığına bir başka açıdan, Hıristiyan öğretisi açısından, bakalım. “Komşunu kendin gibi sev” emri, şöyle bir slogana dönüşmüştü: “Kendini sev, komşunun mutlu olması için bu yeter.” 

Doğa üzerinde insanın giderek artan hakimiyetinin; iktidar iradesi, mülkiyet hırsı ve şiddet gibi insani motifleri de dizginlemesi beklenebilirdi. Ancak, endüstri toplumunun mayasına konan olumsuz etik, her şeyin tersine gelişmesine yol açtı. Tekniğin de tıpkı bilim gibi etik açıdan tarafsız olduğunu ileri süren teoriler, ılımlı bir amoralizme (ahlakın dışında’lığa) dayanır. Buna karşılık, egoizmi kutsallaştıran liberal tez, buz gibi bir immoralizm (ahlaksızlık) ile yoğrulmuştur. ‘İyi’ ile ‘kötü’ yer değiştirince, hemen hemen her şeye ahlaki bir kılıf uydurulmuş; gerekçesi bulunamayanlar da affa uğramıştır. 

1700’lerin başında dünya nüfusu 650 milyon civarındaydı. Üç yüz yıl sonra görüyoruz ki, o dönemden bu yana yüz milyonlarca emekçinin, yarı aç, yarı tok sırtlanmak zorunda kaldığı dünya, hiç de cennete dönüşmedi. Tam tersine, bugün 7 milyara varan dünya nüfusu içinden, öyle 650 milyonlar çıkar ki, bunların yaşam koşulları, 1700’lerde yaşamış büyük dedelerinkinden çok daha acınası, çok daha sefildir. 

Günümüzde birkaç zengin ülkenin varlığı, dünyadaki yaygın sefaleti affettiremez; tıpkı 1700’lerdeki varlık içinde yaşayan az sayıda aristokratın; açlıktan, hastalıktan ölen yüz milyonları affettiremeyeceği gibi. Endüstri devriminin nihai sonucu: Mümkün olan en çok sayıda insana, mümkün olan en yüksek düzeyde ızdırap! 

Liberal ekonomiyi yöneten şu görünmez el, öyle maharetli çıktı ki, sadece 20 yıl ara ile iki dünya savaşı patlatıp 60 milyon insanı gömdü. Sovyet rejimi nedeni ile zaman zaman titremiş olsa da ondan kurtulur kurtulmaz sendikal sistemi dünya çapında öğütmeye başladı. Bu günlerde yine işi başından aşkın. Keyfi yerindeyken hiç bir nimeti paylaşmadığı mavi yakalılar, beyaz yakalılar ve yakasızlar için yüz milyonlarca iş akdi feshi ya da açlıkla infaz belgesi imzalıyor…

Leave a Reply