
Ateş, insanoğlunun dünyasında her zaman heyecan ve korku duygularını çağrıştırmıştır. Sicilya’daki Agrigenum’lu Empedocles’e kadar uzanan dönemlerde (İ.Ö. 490 - 435) 4 temel elementten biri olarak kabul edilmiştir: “toprak, hava, ateş, su”. Günümüzde ise ateş; yanıcı madde, O2 ve ateşleme kaynağının birleşmesinden oluşan hızlı bir oksidasyon süreci olarak tanımlanmaktadır.
Yangın ve yanıcı maddenin tutuşması ya da yanması esnasında oluşan ısı nedeniyle bitki örtüsünde önemli değişiklikler meydana gelir ve ekosistem büyük ölçüde etkilenir. Yangın, bazı sınırlı koşullarda araziyi istenmeyen maddelerden temizleyen “iyi bir hizmetçi”, çoğu durumlarda da doğal ve kırsal peyzajdaki bitki ve hayvan varlığını yok eden “kötü bir sahip” tir.
Ancak yangınlar, kötü yönleriyle ön plana çıkar ve dolayısıyla doğal ve kırsal alanlardaki en önemli tahrip faktörlerinden birini oluşturur. Ülkemizin de içinde yer aldığı Akdeniz havzası, hüküm süren iklimi ve mevcut bitki örtüsü ile yangın duyarlılığı en yüksek ekolojik bölgelerin başında yer alır. Yangınlar; böcek, parazit ve mantar atakları, fırtına ve donlar gibi etmenlere göre çok daha ağır tahribatlara neden olur. Akdeniz havzası genelinde yılda 50 000 adet orman yangını çıkmakta, bunun sonucunda da ortalama 600 bin hektar orman alanı yitirilmektedir. Dünya genelinde yangınlarla tahrip olan alanların yıllık toplamı ise 14 milyon hektardır.
Yangınların yarattığı doğa tahribatları oldukça büyük boyutlara ulaşabilir. Rusya Federasyonu’nda 1998 yılında çıkan ve 2 milyon hektar orman alanını tahrip eden yangınlar sonucunda bu alanların gelecek 50 - 100 yıllık bir süre için temel ekolojik işlevlerini kaybettikleri, bu ve izleyen 2 - 3 yıl içindeki yangınlarla birlikte 60 vasküler bitki, 10 mantar, 8 liken ve 6 yosun türünün yok olduğu belirlenmiştir. 2007 yılında Yunanistan’da çıkan yangın ise yaklaşık 1 milyon hektarlık alanı yok etmiştir.
Türkiye’de ise son 70 yılda çıkan yaklaşık 75 bin adet orman yangını sonucunda 1 700 bin hektar orman alanı yanmıştır. Bu yangınların bazılarının yarattığı tahripler dev boyutlara ulaşmıştır. Geride bıraktığımız yaz döneminde Antalya Manavgat’ta çıkan yangın bir defada yaklaşık 20 bin hektar orman alanını kül etmiştir.
Orman yangınları, diğer Akdeniz memleketlerinde olduğu gibi ülkemizde de bilhassa Akdeniz, Ege ve Marmara bölgelerinde her yaz mevsimi büyük bir tehlike olarak karşımıza çıkar. Yangınların verdiği zararlar salt orman tahribi ile sınırlı kalmaz, aynı zamanda orman ekosistemindeki yaban hayatı, nadir ve endemik bitki türleri, doğal koruma alanları, biyogenetik rezervler ve ulusal parklar gibi doğal zenginlikler de büyük zarar görür. Ayrıca orman alanlarına bitişik tarım alanları (özelikle zeytinlikler) ve yerleşim birimleri, bu yangınlardan büyük çapta etkilenir. Diğer taraftan yangınlar, yanan sahalar yanında eğimli yerlerde birçok tarım arazisinin erozyon, sel ve taşkınlarda büyük zararlara uğramasına, bazı yerlerde ise tarım yapılamaz hale gelmesine neden olur. Sonuçta orman yangınlarından ormanlar ile birlikte diğer ekosistemler de olumsuz yönde etkilenir.
Orman yangınlarının çıkması yıldırım, yanardağ vb gibi doğal faktörlerle birlikte büyük oranda insan eylemlerinden kaynaklanır. Türkiye’de çıkan yangınların % 3 – 5 gibi küçük bir kısmı doğal faktörlerden kaynaklanmaktadır. Türkiye ile benzer ekolojik koşullara sahip diğer bir Akdeniz ülkesi olan Fransa’da da, orman yangınlarının başlıca sebebinin insan olduğu belirtilmektedir. Bu ülkede çıkan yangınların % 1.5’i doğal faktörlere bağlı yangınlar, % 70’i ise sebebi belirlenememiş olmakla birlikte insan kaynaklı yangınlar şeklinde değerlendirilmektedir.
Orman yangınlarının neden olduğu diğer bir felaket de, “radyoaktif kirlenmelerin yayılması”na yol açan etkileri ile ortaya çıkar. Nükleer kazalar sonucu radyasyonun etkisi altında kalan ormanlarda biriken radyoaktif elementler, orman yangınları sonucu yeniden aktif hale geçmekte; kül, partikül, kurum ve duman bulutları ile birlikte uzak mesafelere taşınarak yeni kirlenmelere yol açmaktadır. Yapılan araştırmalara göre, radyasyon bulaşan ormanlardaki yanıcı maddeler tehlikeli oranlarda sezyum 137, stronyum 90 ve plutonyum 239 gibi radyoaktif elementler içermektedir. Zira ormanlar, radyoaktif elementleri kuvvetli düzeyde absorbe etmek ve depolamakla radyasyona karşı “biyolojik bariyer” oluşturmaktadır. Nitekim Çernobil Nükleer Santrali’nde meydana gelen kaza sonrasında ortaya çıkan nükleer kirlenmenin etkilediği alanların (13 milyon hektar) % 40′ını (5 milyon hektar) ormanların oluşturduğu, çevreye yayılan radyo nükleer elementlerin % 80′inin de yakın çevredeki ormanlar tarafından depo edildikleri belirlenmiştir. Birleşmiş Milletler tarafından yapılan çalışmalara göre, sadece Beyaz Rusya’da Çernobil nükleer kazasından yoğun şekilde etkilenen yaklaşık 2 milyon hektar büyüklüğündeki ormanın, türleri ve kuruluş özellikleri bakımından yüksek ve çok yüksek düzeyde yangın riski taşıyan ormanlar sınıfında yer aldığı bildirilmektedir. Radyoaktif kirlenmeye maruz kalmış bölgede yangını izleyen sadece 1 yıllık dönemde 800 adet yangın çıktığı ve 1 000 hektarlık bir ormanın yanması ile atmosfere 350 ton radyo nükleer element taşıyan kül yayıldığı belirlenmiştir.
Yangınların tahrip ettiği alanların tekrar bitki örtüsüne kavuşması uygun koşullarda kendiliğinden gerçekleşebilir. Dahası yangınlar Akdeniz bölgesindeki orman ve maki ekosistemlerinin yenilenmesi için uygun koşullar yaratır, bu nedenle Akdeniz ekosistemlerinin doğal bir bileşeni olarak kabul edilir. Zira yangınlar ilk insanlar için enerji girişi ve ekosistemin amaçlı yönetiminin ilk güç aracı olmuştur. İnsan kaynaklı yangınlarla ortaya çıkan mikro çevre ve ekosistem değişiklikleri de, kültürel evrimin ilk tekerleğini oluşturmuştur. Ülkemizin de içinde yer aldığı Akdeniz ekosistemlerinde yangının sadece yıkıcı bir güç olmadığı ve Akdeniz peyzajının jeolojik, biyolojik ve kültürel evrimi boyunca güçlü bir seçici ve düzenleyici etken olarak işlev yaptığı konusunda görüş birliği vardır.
Akdeniz bölgesinde sıcak ve kurak iklim koşulları ile birlikte ormanlarda dal yaprak, kozalak vb. şeklindeki kolay tutuşabilen yanıcı maddelerin yıldan yıla birikimi, yangınları kaçınılmaz hale getirmektedir. Nitekim Antalya’da yapılan bir araştırmada Doyran Bölgesinde küçük yangınların çıkma tekrarının 9 yıl, büyük yangınların çıkma tekrarının da 25 yıl olduğu belirlenmiştir. Çıkan yangınlar etkileme alanı içinde kalan tüm canlıları yok ederek bir “doğal afet” ya da felaket oluştururlarken, aynı alana bitki örtüsünün yeniden gençleşmiş halde, güçlü ve dinamik bir şekilde yerleşmesine olanak yaratırlar. Zira, Kızılçam, Halepçamı gibi “serotinous” tipi kozalak oluşturan türlerde, yangınlarla kavrulan hatta kısmen yanan kozalakların karpelleri arasındaki tohumlar, büyük ölçüde canlılıklarını korurlar. Yangın sonrasında bu kozalakların açılmasıyla dökülen tohumlar, külün daha elverişli hale getirdiği temizlenmiş toprak koşullarında kolaylıkla çimlenip gelişebilirler. Maki türleri de yangını izleyen ilk 10 günden itibaren canlı kalan köklerinden geliştirdikleri yeni sürgünlerle yavaş yavaş tekrar alana yerleşebilirler. Bu dinamizm yangının Akdeniz bitki örtüsü için sadece bir felaket olmadığını, birçok durumda ekosistemin yenilenmesine hizmet eden doğal bir araç olduğunu ortaya koymaktadır.
Diğer taraftan söz konusu Akdeniz ormanlarında her yıl miktarı git gide artan yanıcı madde birikimi küçük yangınlarla temizlenmediğinde büyük ve yıkıcı yangınların çıkmasına uygun koşullar yaratır. Nitekim, Amerika’da Yellowstone milli parkının yangınlardan uzun süre etkili bir şekilde korunması (çıkan yangınların sıkı önlemlerle hızlı bir şekilde söndürülmesi), ormanda zamanla yüksek miktarda yanıcı madde birikmesine neden olmuş ve bu durum park alanının 1/3 ünü bir defada yok eden (320 bin hektar) büyük bir yangın çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu ve benzeri süreçler yangınların ekolojik önemini ön plana çıkarmış ve zaman içinde yangının bir kültür yöntemi olarak (kontrollü yakma) uygulanmasını da gündeme getirmiştir. Kontrollü yakma, uygun hava koşullarında seçilen bir alandaki yanıcı maddelerin bilinçli olarak denetim altında yakılması dizileri olarak tanımlanmaktadır. Kontrollü yakmalar Kaliforniya’da vejetasyon (çalı, mera ve orman) ve sediment yönetiminde bir araç olarak kullanılmaktadır.
Yapılan açıklamalar ışığında özellikle Akdeniz iklim bölgesindeki ormanlarda kaçınılmaz olarak gerçekleşen orman yangınları, “yangın yönetimi” konsepti çerçevesinde bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Yangın yönetimi, ormanları oluşturan vejetasyon mozayiği ve işlevlerine göre planlanan her türlü koruma, önleme ve savaşım teknikleri, yangınların ekolojik rolleri, yangın sonrası bitki örtüsünün yeniden oluşma ve oluşturulma işlemleri vb. süreçleri kapsar. Orman yangınları ile şüphesiz mücadele edilmelidir. Kaçınılmaz olarak gerçekleşen orman yangınlarında ekolojik süreçler iyi izlenmeli ve bundan en yüksek düzeyde yararlanmalıdır. Koruma, savaşım ve yangın sonrası süreçler ile ilgili planlamalar koruyan, korunan ve işletilen ormanlara göre farklı kurgulanmalıdır.
