Macaron postası

Şükrü bey, yarım asırlık kırmızı motosikletini karşı evin duvarına yasladı. Siyah takım, siyah kaptan şapkası ve zeytin ağacından bastonuyla girdi içeri. 77. yaş günüymüş, benimle kutlamak istemiş. Yanından ayırmadığı nevale çantasından gazoz şişesinde viski, küçük çerez paketi, mandalina çıkardı. Ben de bir koşu bakkala gidip fıstıklı çikolata aldım “pasta” niyetine. Sigarayı bıraktığımı duyunca sevindi. Bu vesileyle anlattı: 

“Sene 1945-46, o vakitler Ayvalık’ta bütün ovalarda tütün ekilirdi. Temmuz-ağustosta tütün kırardık, gece olunca lüks lambalarını yakardık, bütün ova şehir gibi olurdu. Tütünü kırarsın, küfeye doldurursun, tartarlar, kilosuna 10 kuruş alırsın. Sonra o tütünü dizersin kargılara, kırman dalına asarsın kurusun diye. Bir Bozyakalı Rıza bey vardı, patron. Benim küfeden çıkan tütünü görünce, dedi ki bana: ‘Adın ne?’ ‘Şükrü.’ ‘Sağ olasan evlat’ dedi, ‘ben yıllardır bu işi yaparım, böyle düzgün tütün görmedim.’ ‘Bak’ dedi kâhyaya, ‘pazarlık 10 kuruş ama Şükrü’ye 12 kuruş. Kim böyle yaparsa ona da 12 kuruş.’ Askerlik çağrısı gelince mecburen gittik. Bana adres yazdı, ‘Dönünce ara, sana evlat gibi bakarız’ dedi. Ta İzmir’den tayfa gelirdi o zaman, Denizli’den gelirdi… Düşün ne çok tayfa. Bütün tayfa ağlaştık vedalaşırken. Şimdi oralar hep site olmuş diyorlar.” 

Şükrü bey bağlama ustasıdır, gençken imalatını da yaparmış. Kanun da çalar. Ege türkülerini eksiksiz bütün kıtalarıyla çalar söyler. Tesellimiz şu ki, Selanik konservatuarından dostları gelip bir kayıt yaptılar onunla. Vakanüvistir bir de. Sadece kendi hayatını kayda düşer. Mesela yola çıktı, her zamanki yerine oturağını koydu, nevaleyi çıkardı diyelim; kim gelip geçmiştir, kimle ne konuşmuştur, hangi havadisleri duymuş ya da kimden gücenip sevinmiştir; her şeyi bir bir, karınca duası gibi yazar. “1953’te başladım yazmaya, her yıla bir defter. Önceleri bankaların verdiği küçük defterlere yazıyordum, 20 yıldır ajandaya yazıyorum.” 

Yine bir kalp kırıklığı yaşamış. Gönlü şeftali tenlere, gonca leblere meyillidir. Bu kez birlikte Atina’ya gidip şarkı söyleyeceklermiş, ama kız başkasını bulmuş. Zeki Müren’den Selahattin Pınar şarkıları dinledik: “Gittin artık, seni ben nerde bulup yalvarayım.” 

On gündür ortalığı darma duman eden poyraz dindi. Gelecek poyraza kadar güneşlenme, gezip tozma ve buradakilerin deyişiyle “bahçede işlenme” vakti. Narlar kızardı, zeytinler oldu, ceviz indirildi, ayıklandı, sobalar kuruluyor, odun kömür alınıyor, bir dahaki poyrazda bacalar tütmeye başlar. Hafif batı esiyor şimdi. “…. Rüzgâr hiç durmaz bu arada: kıyıda, sokakta, bahçede, dağda; bir o yana, bir bu yana. Bilmem yaşam mıdır bir burgaçtan esip duran, hafifçecik ya da hoyrat, üstümüze. Belki zaman! Sıradan ve gündelik oysa. Kayıkta, küçük bayrağı uçurur kıçta. Pruvada en eski kâkülümle oynar.” (Samih Rifat’ın, Ada kitabından.) 

İyi niyetli bir girişim: Ayvalık solunu temsil etme iddiasındaki bir kısım solcu arkadaş, aralarında topladıkları parayla yeni bir gazete çıkarıyorlar: Adı Papalina. Birinci hamur kâğıda; aylık; ücretsiz. “Başlarken” yazısı, her biri “merhaba ey…” ünlemesiyle başlayan otuzbir cümleden oluşuyor galiba. Bilemeyeceğim, “tutar inşallah” dedim, provayı getiren yayın yönetmeni arkadaşa. Umutsuz görünüyordu o da. Değişim ilkesini en çok bu hamaset seven solcular unutuyor sanırım. 

Bizim Macaron artık Hüso’suz. Karşı komşu Mübeccel teyze, yan komşu Hikmet hanım ve üç sokak ilerdeki kedili hanım çok üzgünler. Çünkü Hüso az bir para karşılığı onların her türlü işini görürdü. “Ağır iş yapma Hüso” diye uyarırdık, “doktor yasaklamış ya.” “N’apayım mori, gideyim de dumanlı kahvede oturayım?” derdi. Varyemezdi Hüso, yaşı 70’in üstündeydi. Servetini her türlü atığı toplayıp satarak yapmıştı. Ameliyat olmadı ve öldü. “Üç milyar istiyorlar bre, verilmez, di mi?” Mübeccel teyze dün uğradı kapıdan, “nurda yatsın” dedi, çok ağlamış. Hikmet hanım rujunu sürüp, temiz pak giyinip çay bahçesine gitti iki yana sallanarak. “Efkâr dağıtmaya”imiş. O da çok ağlamış. Dükkâna her gün uğrar, kaçamak sigara içerdi Hüso. “Allahtan umut kesilmez bre” derdi, “buluruz di mi?” Bütün umudu çöpten beni zengin edecek bir kitap bulmaktı. 

Altınova’daki Kürt-Türk çatışması diye işlenen vukuatın Boşnak mafyasıyla (Küçükköylüler) Kürt mafyasının uzun süredir birbirlerine diş bilemelerinin sonuçlarından biri olduğunu düşünenlerin sayısı az değil burada. İki yaz önce Cunda’da yine Kürt -Türk çatışması görüntüsü altında olan biten de, Giritli gençlerle orada iş yapmak isteyen Kürt gençlerin pazar kavgasından ibaretti. “Cunda bizimdir bizim kalacaktır” türünden bir sahiplenişle Cundalı gençler, kendilerinin de şunun şurasında 85 yıllık Cundalı olduklarını unutup, şaha kalkmış ve söylentilere göre Peker kardeşlerle el ele vermiş olarak, Cunda’yı yağmalıyor ve yağmalatıyorlarmış. Kısa zamanda çok para kazanacaklar. Bu arada insanların otobüslere doluşup günbatımı izlemeye gittikleri Şeytan Sofrası’nın da Pekerler tarafından “ele geçirildiği” konuşuluyor Ayvalık’ta. 

Neyse ki, yaz sonuna doğru Cunda’nın alt yol girişinde güneş saatinin yanında yere yaldızlı boyayla ve kocaman harflerle yazılan CUNDANAKON yazısını ve üçgen içindeki yıldızla üç hilali yağmur silmiş. Bisikletim ve ben bu sonuca sevindik, zaman herkese haddini bildiriyor. 

Ayvalık Belediyesinin tamamen kendi bütçesinden 1 trilyon 250 bin ytl harcayarak yapmakla övündüğü yeni liman ve gümrük binası Baykal’ın da gelişiyle, bir tantanayla açıldı biten yaz. Midilli-Ayvalık seferleri de artık oradan yapılıyor ama esnaf, belediyenin her türlü davetine rağmen o bölgeye taşınmayı reddediyor. Yeni liman, Ayvalık’ın Armutçuk ve Yüzellievler gibi sonradan çirkin yapılaşan betonarme mahallelerine yakın. Esnaf, kentin tarihi yüzünü bırakıp o sakil sokaklara gitmiyor haklı olarak. Belediye ise iddialı; limanı kuzey Ege’nin en büyük limanı yapacaklarını söylüyorlar. Yalnız büyük tonajlı gemilerin yanaşabilmesi için deniz dibi seviyesi uygun değilmiş, o nedenle Cunda açıklarından başlayarak denizin dibini oyacaklarmış. Bunun sonuçları ne olur? Belki çevreciler ilgilenir. 

Ve balıkçılar marinanın bitişiğindeki benzin istasyonuna iliştirilen yeni balık haline nihayet taşındılar. Otomobili olanlar memnun, çünkü otoparkı var yeni halin. Ama biz yayan ve bisikletli dolaşanlar (yani Ayvalık ahalisinin çoğunluğu), biraz üzüldük buna. Sadece uzağa gittikleri için değil, yeni yerlerinde balıkçıları pek bir iğreti durur gördüğümüz için de. Her şey o kadar gıcır ki, balıkçılar da müşteriler de yerini yadırgar gibi tuhaf bir çekingenlikle dolaşıyorlar. “Sardalye kaça?” derkenki tınımız bile biraz değişti galiba. Tekneden satış yapan balıkçılar da oraya yanaşıyor. Mevsim balıklarına gelince: 

Kupa, sardalye, küçük karagöz, kolyoz, kefal, küçük mercan (kilo 5 tl) Büyük karagöz, büyük mercan, dev istavrit, turna (baraküda), levrek, rina (kilo 10 lira) Dil balığı, iriliğine göre fiyatı 15-40 tl arasında değişiyor. Karides, mezgit, tekir, kilo 15 tl Kaya barbun (cam gibi nefis) kilo 30 Sübye kilo 7 tl - kalamar kilo 15 tl Mayıs balığı (yavru) akınla gelmiş, ağdan çıkmış, büyüğün ağırlığı 100-150 kiloya kadar çıkarmış. Kilosunu 10 liradan veriyordu balıkçı. Ben ilk kez gördüm, güzel gözlü, sarı pullu bir balık. 

Deniz şimdiki gibi çekilip kumluk alanlar yüzeye çıkınca olta balıkçıları kovalarını alıp sülina avına çıkar. Suyun sığ olduğu Çamlık kıyısı ve Şeytan Sofrası’na sapağından başlayan kıyı, sülina avı için en uygun yerler. Sülina, kemiksi dikdörtgen çubukların arasında yaşayan beyazımsı bir kurtçuk. Boyu 20 santime kadar çıkarmış ama oltacılarca makbul olanı 5-10 santimlikler. Kumun içinde gizlense de kumun üstünde yerini belli eden bir delikçik oluyor. Bir ucunda üçgen bir kurşun olan demir çubuğu o deliğe daldırıp sülinayı kabuğuyla çekiyorlar; tüp şeklinde cam bir çubukla kabuksuz çekenler de var. Bu kadar rağbet görüşü, oltaya gelmesi beklenen bütün balıklar için leziz bir yem oluşundan. “Fransızlar yumurtaya koyarlarmış… biz yemeyiz” dedi, sülina avcısı Ekrem Bey. Birazdan balığa çıkacakmış ama balık kalmamış kıyılarda. Nedenler malumsa da bir kez daha onun ağzından sayalım: “Büyük gemiler trol çekiyor. Burası (Şeytan Sofrası yolundaki kıyı) bir havza, havzaya ağ atma yasağı var, burada sadece olta balıkçılığı yapılabilir, ama ağ atılıyor, denetleyen yok. Ben, hava sakinken botla açılıyorum ama bir tek balık göremiyorum. Büyük tekneler gece ışıkları yakıyor, bütün balıklar o ışığa toplaşıyor… Bir ağ atıyorlar, hepsini yakalıyorlar.” 

Samih Rifat’ın çocukluğunun Marmara Adasını anlattığı Ada’dan: “İstanbul’dan deniz yoluyla gidilirdi. Birbirine tıpatıp benzer iki gemi, Ayvalık ve Gemlik, ‘Çanakkale Postası” seferini yaparken uğrarlardı adaya. Balina kafasına benzeyen kocaman, küt bacalarıyla çok uzaktan tanınan, yeni, sessiz, iki gri beyaz gemi (biri yandı sonradan, öteki hurdaya çıktı, söküldü; ikisi de ölü şimdi bu gemilerin, Ada’dakilerin çoğu gibi).

Paraketa’daki diğer Nihan Taştekin yazıları:

Leave a Reply