Bu ameliyat da neymiş!

Eyvallahtan dönüş…

Hatırlayınız son zamanlarda bana bir hal olmuş idi… Az gülüyordum… ısrarcılığım azalmıştı… tv dizileri seyretmeciliğim artmış idi… rakı az içebiliyordum filan… (İnsanı merkeze almakla başlayan; yetmeyince yanı başına doğayı da alan devrimciliğimden kimse şüphe etmesin…)

Meğer bir gizli hikayesi varmış…

…44 yaşımı geride bıraktığımda iyi gören gözlerime bir şey oldu diye gözlerimden, gen, yaşam biçimimden vs kaynaklanan şeker hastalığımla tanışmıştım… 

On yılı aşkın Pankreas organımı hedefleyerek, şeker ilaçları alarak, kısmen içki içerek, salata – balık yiyorum diyerek geçiştirmiştim…

Hiç şekerimde 61-51-41′ lere düşmemişken yukarılarda dolaşıyorken birden düşünce Prof. Dr. Gazanfer Aksakaoğlu canım hocam beni şeker doktoru Doç. Dr. Abdurrahman Çömlekçi ile tanıştırınca o da beni Hipofiz ile (AGROMEGALİ) ile tanıştırmasın mı? 

Hormonel sistemdeki yetersizlik ve aşırılıkların endoktrin hastalıklarının ortaya çıkmasına neden oluşunu öğrendim. Bunun birkaç saniyeden, birkaç günden, birkaç aydan, yıllarca kana karışımının Hipofiz tarafından yapıldığını öğrendim. (Meyhanelerde arka masalardan kalecimisin abi, diye ellerime atılan lafları, babam da büyük elli idi diye geçiştiriyordum… yahu canım babam da mı acaba 49 yaşında Hipofiz ile mi öldü ki?) 

Bu hipofizlerin diğer andrenalin gibi, sürrenal gibi, troid gibi, sex hormonu gibi sülalesinin patronu olduğunu da öğrendim. 

Şişmanlığım, yol yürüme dengesizliğim, konsantrasyon yetersizliğim, kalsiyum yetersizliğim, kasların zayıflamasının, krampların, hiper tansiyonun, halsizliğin, ruhsal zorlanmaların, dayanma gücünün azalmasının yani başımdaki belaların kökünü tanıdım. 

Güzel hayat tasavvurunun kalmayışının önüne geçilmesi önemli idi… Kim bana yardım ederdi? Tabii ki dostum Dünyanın en zarif beyin Cerrahı -Profesörü Nuri ARDA….

Mavi yarım klasörle raporlarımı mektupla önüne koydum… (mektubumda ne yazdığını artık o açıklamaya yetkilidir. Benden çıktı…)

8X9X12 mm boyutlarında benim benzetmemle kuru fasulye ile börülce arasında bir tümörü, bir ur, bir çıkıntıyı ”burnundan girip beynin ortalarından alırım” dedi…

Cumhuriyet bayramı sonrası 3 kasım 2008 sabahı gel dedi, geldim; yat dedi, yattım…

Ameliyat öncesi içilmemesi gereken aspirin ve glifor ilacı içtim diye operasyon 6 kasım sabahı 8.30′ a ertelendi…

- Hasta yatağımda yatıyorum… (Yastığının yanındaki şık korkuluğu takabilmek, çıkarabilmek, her babayiğidin harcı değil… Profesörler, doçentler, asistanlar, hemşireler hakim olamıyor; bir tek hastabakıcılar; Tarık, Mehmet, Ali takıyorlar…)

- İlk hemşire burası neresi, bugün günlerden ne? gibi (Hukuk kayyum tayininde ihtiyar ninelere, dedelere Cumhurbaşkanının ismini soruş geleneğini iyi bildiğimden) sorularını artık ben ele geçirdim. 

- İdrar torbasından numune almaya gelen çocuk idrar torbasının 2 ucundan alamayınca, kordona şırıngayı sokup aldı. Kordonun delindiğini düşünen ben çiş sızıntıları içinde yaşayacağım diye çocuğa fırça çektim. Meğer hortum buna-iğnelemeye uygunmuş. Fırçam da yanlış…

- İzmir’de bir Üniversite hastanesini, Amerikan ekolü, diğerini Sovyet ekolü olarak nitelendirmeye kalktıysam da, meğerse her ikisi de hepsi de Alman ekolüymüş…. Fırçadan sonra ikinci yanılgım…

- Refakatçı kartının bir kişiye (Mehmet Özay) verilmesi sonrası yoğunluktan- pratikten yetmediğinden o kartı bölmeler üzerinden atarak hastaya ulaşacak taze kadroların (Cahide Özay) elemanlara yakalanmadığını sanmayın. Ve de karımın kavgalarını…

Yarın sabah 7.00 de ameliyat mahalline götürülürüm herhalde… Refakatçılığımı karım ve kardeşimden kızım devraldı. Biraz benim hasta yatağımda, biraz refakatçı yatağında yattı. Beni iyi uyuttu. 

Sabah oğlumla hepsi geldiler, beni soydular, yeşil entare giydirdiler, (Bu ameliyattan sonra erkek hastanın daha efemine, daha maço olabileceği dedikodusu üzerine tiyatro çalışmaları yapılarak, bana yaptırtılarak, fotoğraflar çekildi. Tecrübeli kahkahalarla (Levent Özay) ameliyathaneye uğurladılar. Moralim çok, çok iyiydi…

Ameliyathaneler ya da bazıları uzay araçları içi gibi….dolaşanlar da astronot gibiler… Tabii hissiyatım da şu ki; kalp beyin cerrahları tanrıları ile yarışıyorlar… yani almak isteyişe direnip ”şimdi vermem … sonra” der gibiler…

İğnemi yedim ve ben yokum saat 8.00 civarı… 8.30 Cerrah beynime girmeye başlamış… 10.34 cerrah beni koca çıraklara terkederek çıkmış… herhal… 11.00 narkozcu doktorum ile baş ameliyat hemşirem beni uyandırıyorlar…. Onlara bir danışmamla uyanıyorum… Şimdi ben buradan yatağıma gittiğimde, yanıma gelen karım ve de yakınlarıma gaddar davranış sergileyeceğim. Bir mahsuru var mı? kılıklı bir danışmaydı bu… İki hanım da bana ne olur gaddar davranma diye tutturdular… Onları az dinledim, az dinleyeceğim…)

Karnımdan yağ almışlar, sağ burun deliğinden girmişler, kafama mengene sıkıştırmalarla yara noktaları açmışlar… dehşet, şık tamponlar, bantlarla özel yatağıma yatırıldım… saat 12.00…

Tepemde serumlar, kalp, tansiyon , oksijen aletleri ve kordonlar ve vucudumda musluk kılıklı iğneler ekranda sesli ve grafiksel gösteriler…

- Sırt üstü aletlerle kıpırdamadan dik yatmam lazımmış … (ama ben deliririm…uyuyamam…) uyuyamıyorum… çok rahatsızım…Çare arıyorum… Hemşirelerden ”uyursun”, pek kıpırdama komutları alıyorum.. saat başı gelip kan, idrar, tansiyon, ilaç, vs kontroller yapıyorlar. Ama ben dayanamıyorum… sabaha karşı en uzun boylu hemşireye de derdimi anlattım. O da bana ”kıpırda, o kozmonot kılıklı alet, iğne, bantların üstüne yatarsan da yat, dönersen dön canım” deyince ben de yatınca, azıcık uyuyunca, bayıldım hanımefendiye, deneyime, sınırların – kuralların ucuna çıkabilişe…Onlara yarın çifte kavrulmuş lokum bırakacağım….

- Bu kere biraz acılar içinde yatış sırasında düşüncelerimi merak ettim… Geçmişe çocukluğuma, siyasetime yönelik değildi… geleceğe, bilinmezleri bilmeye yönelik idi. Görsel idi… (Halbuki 1983 mart ayında İzmir siyasi şubede 28.5 günlük gözaltım sırasında bir AEG Buzdolabı büyüklüğünde, her yanı kapalı aşağıdan çorba-çay tabağı (tas değil plastik tabak her ikisi de) girebilecek yayvan delik ve göğüs hizasında sürgülü göz deliği olan demir kafeste, ayakkabılarımı yastık yaptığım, ceketimi yorgan yaptığım, sığmadığı için ayaklarımı cenin gibi karnıma çektiğim o bölgede ise; düşüncelerimi geriye dönük bulmuştum; 36000 cümlemi bulmuştum. Görsel değildi… Sözsel gibiydi…

- Herkes, çoğu insan öyle mi acep? Kadınlar erkeklerde değişiyor mu bilmedim, soramadım ama; yatarken çiş yapamamak, kaka yapamamak, ördek mördek hikaye olması benim tarzım idi…

O gün iyileşmeye başladım; ertesi günü iyileştim. Nuri Hocama yalvardım… ”beni idrar torbasından kurtar ve tuvalete gidebileyim” diye… O da beni bu azaptan kurtardı… bayıldım ve tamamen iyileştim… Ama hafta sonuna denk geldiği için hastaneden çıkamadım, çıkmadım… 

Pazartesi günü eve çıkıyorum…bu operasyonun 10 yıllık şeker hastalığıma, insülin iğnelerime, ilaçlarıma, fren olduğu saptandı… sadece acaba şeker yok oldu mu izlemesi yapacaklar gibi…6 kg zayıfladım… belki daha zayıflayacakmışım…hayattan zevk almaya başladım.. Hücrelerimde sertleşme var…

Huyum bu ameliyatla azıcık değişmişse; azıcık, zarif, sevimli zorbalığıma eyvallah diyecekmisiniz ? diyebilecekmisiniz ? dostlarım. 

Beni, durumumu arayışlarınıza, soruşlarınıza teşekkürler ediyorum…

Sevgiler…

Paraketa’daki diğer Senih Özay yazıları:

Leave a Reply