
Gündüzden attığımız ağlar bomboş, aç açabilirsen Serçe’nin ağzı paslı kerpeten. Niyetim dönmeden önce bir şeyler atıştırıp birkaç saat uyumak. Kaynamış yumurta, zeytinyağının içinde tuzlu sardalya… Şarabını almayı unutmuş. Söylenip duruyor. “Başaltında, eski paraketa sepetinin içinde köpek öldüren var, dolu şişe”… Duydu da inanmaz gibi… Cebinden eksik etmediği sarımsakları sardalyaların üstüne serpiştirip kafa sallıyor. Aksi iken bile sevimli. Keyifle izliyorum. Balıkçının kesatlık kederi işte buraya kadar… İlk yudumlarımızı alıp neden bir iki gündür balık tutamadığımızı konuşuyoruz: Yok deniz zehirlenmiş, yok canavar geziyormuş, yok cenabetmişim! Savuruyor ki o biçim!.. Gülüyoruz. İkinci bardaklarımız boşalınca, her zaman olduğu gibi sıra kadınlarda… Balıkçıların kadınları ya da kadınların balıkçıları! Neyse… Üçüncü bardaktan sonra pes ediyorum. Suyun ninnimsi şıpırtısına göz kapaklarım bebek gibi boyun eğmek üzere. Serçe de kadınları, hatta şimdiye kadar gördüğü en güzel kadını, halasını anlatıyor: Hazım Körmükçü’nün baş artistiydi, Marlene Dietrich’e (doğru mu yazdım?) benzerdi!.. Yarı uyuklarken sırıttığımı fark ediyor. “Sen ne anlarsın kadınlardan at hırsızı!” Çizmesiyle dürtüyor ayağımı. “Ulan Çerkez’den balıkçı mı olur be?!” Uyandırdı ya, kaldığı yerden devam: “Doksanını geçmiştir şimdiye, yıllar var ki görmedim”… “Mazotumuz da dolu… Bastıralım gidelim Çınarcık’a. Dönüşte Burhaniye körfezinde de bir iki gün avlanırız. Derisinden götüne don dikersin! Çarık gibidir dil balığı. Buzumuz da var…” “Göreyim bir ölmeden önce. Kalan son akrabam… Denizin kıyıcığındaki minicik evindedir!..” Bir an susup, gözlerini lomboza dikiyor… Yuvarlıyor kalanını şarabın… “Sağlığına halacığım…” Şafak atmasına az kaldı. Lacivert denizi yara yara koyulduk yola. Sancağımızda uçları kırılmış küçük koylar, karanlıkta hep bir şeylere benzettiğim, kıyıya yakın, sudan fırlamış irili ufaklı kaya döküntüleri, burun uçlarında terk edilmiş dalyan direkleri, iskele tarafında Polimari’nin (Midilli) göz kırpan yorgun ışıkları… Kömür Baba Burnu’nu yalayıp Yeni liman’a girmemize az kaldı.. Tekneyi bağlayıp kahveye daldık. Ellerimiz bomboş, sataşan yok! Mırıl mırıl sesler. TV’ye gözüm ilişiyor, görüntüler, yazılar… Spikerin sesi: “Çınarcık sular altında.” Serçe, ”Anlamıştım zaten” diyor, “kesti balık kaç gündür.” Halam da Çınarcık’ta! Paslı kerpeten gibi sıkıyor dudaklarını… Göz bebeklerinden kalbi kırık iki martı süzülüyor yanaklarına… 17 ağustos 1999.unutmadık..
