Sanat 2007

…Ulusal kapitalizmler, giderek küreselleşen bir dünyada artık yalnızca ayakta kalma mücadelesi veriyorlardı. Daha önce olduklarından çok daha az korunaklıydılar. Kar oranlarındaki bu azalma sonucu tüm kapitalist sistem müthiş bir el değiştirme sürecine maruz kaldı. Üretim faaliyetinin kendisi, batının gelişmekte olan dünya olarak adlandırmayı sevdiği düşük ücret noktalarına ihraç edildi. İşçi hareketi, ellerinden ve ayaklarından bağlanmış şekilde, özgürlüklerine getirilen aşağılayıcı kısıtlamaları kabuletmek zorunda bırakıldı. Yatırımlar, endüstriyel imalattan, hizmet, finans ve iletişim sektörlerine kaydırıldı. “Büyük iş” kotarmak anlayışı küreselleştikçe ve imge, ambalaj ve görünüşe daha çok dayalı hale geldikçe kültür endüstrisi de büyük işe dönüştü… 

Terry Eagleton 
“Kuramdan Sonra 
s 41,42 

Sanatın ambalajlanması, içinin boşaltılması ve büyük işe dönüştürülmesioperasyonunda iki ayrı kutup olarak duran kapitalle sanatçı arasındaki bağlantıyı küratörler sağlıyor. Bugün büyük işe dönüştürülen ve böylece işlevsizleşen sanatın bu umutsuz ve kaygan düzleme kaydırılışındaki önemli figürlerden biri küratörler. Küratör adı altında toplanan bir grup insanın sanat, sanatçı ve sanat eseri üzerinde yarattığı önemli tahribatın boyutları ilk bakışta görülenden çok daha büyük olabilir. Bunlar yalnızca sanatı değil trend ve moda gibi kavramlardan hareketle sanat diye adlandırdığımız süreç, eylem ve ürünün tüketicisini de yönlendirmekte. Gerçekten de sanatın kırılmamış, parçalanmamış, susturulmamış, battal edilmemiş yönlerini ve işlevlerini de gittikçe çoğalan ve kapsayıcılığını arttıran “küratör” kavramı ve onun sanatı büyük işe dönüştürme çabası yok etmektedir. Aslında yaşadığımız ülkede bugün moda olan kavramları öne koyarak (etnisite, küresellik, liberalizm vs…) Avrupa ve ABD fonlarına yakın olan bir grup küratörle mücadele ediyor gibi görünen eski kuşak küratörler de açık söylemek gerekirse vakti zamanında sanata yenilerden az zarar vermemişlerdir.Eğer bugün aklı başına gelmiş bir tutum izliyorlarsa bu hiç istemeden düştükleri muhalif konumun gözlerinin önüne zorla serdiği yeni manzaranın içeriğinden yapısından ve değişen olanaklardan faydalanma kaygısından kaynaklanmaktadır.  

Eleştiri konusu yaptığım küratörlerin hiç dillerinden düşürmedikleri kelimelerden biri küreselleşmekse de yaptıkları sanatı her anlamda merkezileştirmektir. Böylece kontrol kolaylaşır; bu merkezileşmenin sonucunda bugün ülkemizde İstanbul’da yoğunlaşan şey sanatsal üretimden çok bunun (ortada üretilen şey ne ise) görünür kılınması ve ana akım medyaya yansımasıdır. Bugün yaklaşık bir onbeş yıllık geçmişle Diyarbakır’da yoğunlaşan şey de sanatın Anadolu’ya yayılması değil İstanbul ile Diyarbakır arasında batılı fonlar tarafından kurulan sağlıksız ve anlamsız bir köprüdür. İstanbul ile Diyarbakır arasındaki bütün bu yoğun sanatsal ve sivil trafiğin başlama anına ve dinamiklerine, sürdürülüş biçimine ve sonuçlarına bakıldığı zaman görülen şey batılının sağlıksız yaklaşımının bu coğrafyada yaşayan birileri tarafından hiç bir eleştiriye tabi tutulmadan birebir uygulanmasıdır. Üçüncü dünya ülkelerinin neredeyse tümünde yaşanan bu sömürgeci batılı yaklaşım ve uygulama yalnızca sanatta değil sivil toplum ve insan hakları alanları ele alındığında da çok benzer özellikler gösterir ve neredeyse aynı süreçlerle aynı sonuçlara ulaşır.  

Batılı, insan hakları ihlallerinin de Türkiye’de bir etnisiteye bağlı bir sorun olduğunu düşünür ve gene batılı yalnızca bir gurubun insan hakları konusunda gadre uğramış olduğu yanılsamasındadır. Hâlbuki doğru olan bu ülkede solcu olan, ekoloji ile ilgili gerçek endişeleri olan, aydın olan, hakça bir düzen için mücadele eden, muhalif olup da çaresiz arkasız torpilsiz ve fakir olan herkesin ezildiği gerçeğidir. Batılı bunu bilmez ve her ihlalin Diyarbakır’da olduğunda ısrarcıdır halbuki ihlaller İzmir, Bursa ve Trabzon’da da olmaktadır. Sanatı büyük iş yapmaya çalışan küratörler de çevrelerinde organize ettikleri büyük işe dönüşecek uygun sanatsal potansiyeli bu anlayışa hizmet için var olan batılı fonlarla harekete geçirirler ki bu sanata yapılabilecek en büyük ihanettir ve çok ciddi olarak tartışılması gerekmekte ancak bir tabu olarak durmaktadır. 

…Geçen savaşta, çeşitli ülkelerin senfoni orkestralarının şamatacı sesleri susturulduğunda, şokla sakatlanmış seyrek bir oda topluluğu için “Askerin Öyküsü’nü” yazdı Stravinsky. En iyi yapıtı olacaktı bu, tek inandırıcı gerçeküstücü manifesto: O düşsel, sarsıntılı, dipten vuran şiddet, müziği bir negatif hakikatin dolaylarına da ulaştırıyordu. Yoksulluktu parçanın önkoşulu: Resmi kültürü paramparça edebilmişti çünkü onun maddi zenginliklerine ulaşması yasaklandığından kültürü hep zehirleyen gösterişçilikten de uzak kalabiliyordu. İkinci savaştan sonraki düşünsel üretim için de bir ders çıkar buradan - bir savaş ki Avrupa’da bıraktığı yıkımın derecesini o müziğin boşlukları bile öngörememiştir. İlerleme ve barbarlık kitle kültüründe öylesine iç içedir ki bugün, ancak o kültüre ve teknik araçlardaki ilerlemeye karşı barbarca bir perhiz geri getirebilir barbarlık dışı koşulları. Sahte zenginlikleri ve pahalı üretimi reddetmeyen, renkli filmleri ve televizyonu, milyoner dergilerini ve Toscanini’yi geri çevirmeyen hiç bir sanat yapıtının, hiç bir düşüncenin sağ kalma şansı yoktur. Kitlesel üretim için tasarlanmamış olan eski medya yeni bir değer kazanıyor bu koşullarda: Bağışıklığın ve doğaçlamanın değeri. Ancak böyle bir medya aşabilir tröstlerin ve teknolojinin birleşik cephesini. Kitapların çoktandır kitaba benzemekten çıktığı bir dünyada, gerçek kitap da bir kitap olamaz artık. Burjuva çağını başlatan, matbaanın icadıysa eğer, şimdi ona mimeografla, yayının bu tek kibirsiz biçimiyle son vermenin zamanıdır… 

Theodor W. Adorno
“Minima Moralia”
Sayfa 52,53 

Bugün belki de tamamen cilalanmış ve içi boşaltılmış sanatı büyük iş olarak gören temel hatadan vazgeçerek başa dönmek gerekiyor. Bugün sanatsal üretimi tekrar en baştan başlatmak gerekiyor.  Bütün yaptıklarımızı yakarak belki de. En azından bu büyük projenin bir parçası olmamak gerekiyor. Sanatı Microsoft ya da Unilever, General Electrics gibi bir örgütlenme, yapı ve anlayış içinde ele alan bu büyük projenin önemli bir parçası olan ve bu büyük projenin önemli bir parçası olmak üzere kurulan sanatla ilgili birçok ulusal kuruluş ve meslek birliğini de tümden yıkıp yeniden kurmak gerekiyor. Belki de yeniden kurmamak bile bugünkü durumdan daha akılcı olabilir. Ama bugünkü anlayış ve örgütlenmenin; onun getirdiği bağımlılık, konuşmaktan ölüm gibi korkma hali ve katı hiyerarşinin tümü mutlaka yıkılmalıdır. Bunu ancak sanatçılar yapabilirler ve aslında şu anda bu coğrafya’da sanatçıların kurtulacak zincirlerinden başka hiç bir şeyleri yoktur. Bunu yapabilmenin en kolay olduğu dönemdeyiz. Küratörler ve sanat kuruluşları tarafından sanatçıya susması ve müsaade edildiğinde istendiği gibi konuşması için verilen sus payı ve rüşvet yüzüne bile bakılmayacak kadar anlamsız ve küçüktür. Bırakınız sanatçıyı, sistemin küratöre genele anlamda layık gördüğü pay da bu tutsaklık sürecine deymeyecek kadar küçük ve zavallıdır.

Bugün bu coğrafyada ya büyük işe dönüştürme, anlamsızlaştırma, uygunlaştırma ya da etnisite temelli yoğun bir operasyon halindeki batılı ve ona eklemlenmiş ulusal anlayışın sanata sağladığı maddi destek hastalıklı bir ortam ve sonuçlar yaratmıştır. Bunun yansımaları sanatın tüm alanlarında görülmektedir. Bugün bu desteklerden pay almanın ve büyük işin parçası olmanın ölçütlerinin sanatsal değerlerle neredeyse hiç bir alakası yoktur. Bugün büyük etkinliklerin önemli bir kısmına katılım için yapılan seçimlerin sanatsal olduğun söylemek için çok ciddi bir hoşgörü sahibi olmak gerekir. Bu seçimlerde itaat çok önemli bir koşulsa diğer önemli koşullardan biri de etnisiteye dayalı bir söylemin veya özelliğin ya işin içinde ya da sanatçının kimliğinde bulunması gerekliliğinin olmazsa olmaz niteliğidir.

Eğer siz bugün benim şimdi yaptığım anlayışla küresel sermayenin arzu ettiği biçimde yalnızca imgeyi önce içini iyice boşaltarak bir biçimde süratle ambalajlama ve uygunlaştırma peşinde olan küratörleri ve onların etrafına kümelenmiş ve kayıtsız şartsız her şeye itaat eden bir gurup sanatçıyı eleştirirseniz onlar kendilerini genel olarak şöyle savunacaklardır; sen bu küresel sanat camiasının içine giremediğin için böyle söylüyorsun. Bunu sizin üretimleriniz kendilerininkinden çok daha geniş bir alanda tanınmış ve izlenmekte bile olsa “ezberden” söylüyorlar. Başka söyleyecek bir şeyleri olmadığı için.
 
Bugün küratörler kendi üzerlerinde bulunan, beslendikleri ve bir anlamda varlık nedeni saydıkları (aslında onların varlık nedeni sanatçı ve eserdir ancak küratör sanatçıya boyun eğdirdiği için başını yukarı kaldırmakta orada da fonu, finansı, sermayeyi ve bunu kontrol edeni görmekte ve beslendiği yerin sermaye olduğu yanılsamasına düşmektedir) sanatsal kuruluşların başkanlarının, sorumlularının (ki bunlar bazı çok büyük, çok uluslu şirketlerin de başkanı) sanatsal konseptlerine yaptıkları tüm müdahaleleri sineye çekiyorlar ve aynı sineye çekişi de şüphesiz listelerine aldıkları sanatçı gurubundan da bekliyorlar. Aslında bütün bu sürece biz çok kısaca uyum (konformizm) diyoruz. Sanatçı ve eseri tarihin hiç bir çağında bu kadar uyumlu olmamıştı, bu da sanatı dişleri çekilmiş ve uyuşturucu verilmiş bir aslana çevirmiş durumda, dilsiz ve perişan bugün sanat. Susmuyorsa da söyleyeceklerini neredeyse hiç anlaşılmayacak kadar parçalamakta bulmuş var olmanın çaresini eğer söyleyecek bir şeyi varsa sanatçı. Gerçekten de büyük işin peşindeki küratör, festival ya da sanat kurumu başkanının bu türden önemsiz ayrıntılarla; sanatçı ve eserin niteliğiyle ilgilenecek vakti yok.  

“Uyum sağlamaya başladığınızda uyumun ayrıcalıklarından da yararlanmaya başlarsınız. Çok geçmeden kendi söylediklerinize inanmaya başlarsınız çünkü bu rahatlatıcı ve yararlıdır, böylece çarpıtma, aldatma ve doktrin aşılama sistemini içselleştirmiş olursunuz ve bu düşünce kontrolü ve kafa karıştırma sürecini kontrol eden elitin gönüllü üyelerinden biri olursunuz. 
Bu durum toplumun en dibinden en yukarıya ve sürekli tekrar eden bir durumdur. Bir şey söyleyip de başka bir şeye inanan insan neredeyse yok denecek kadar azdır. Bazı şeyleri söylemek gerekli olduğu için onları söylemeye başlarsınız ve çok geçmeden kendi söylediklerinize inanırsınız çünkü bu gerekli bir durumdur.”
Noam Chomsky 
Manufacturing consent
Community Writing
 

Eğer sanat kelimesini; sanat eserini ve sanatçıyı kapsayan bir kavram olarak düşünürsek ortadaki temel sorunun sanatın özneden nesneye dönüşmesi olduğunu fazla bir emek sarf etmeden görebiliriz. Sanatı büyük projeye dönüştüren süreçte ambalaj, sürat, parçaların benzerliği gibi özellikler öne çıkmaktadır. Burada aslolan şey işlevinizin çok da anlamlı olmadığına ve her an değiştirilebileceğinize inanmanızdır. Bu nedenle de uyum sağlamaya çalışırsınız. İster sanatçı, ister küratör, ister büyük iş yapmak üzere organize edilmiş bir sanat ya da sivil toplum kuruluşunun başkanı olun. Bu süreç gücünü ve hızını arttırdıkça bağımsız kalmak niyetinde olan sanatçının işi biraz daha zorlaşmaktadır. Bütün bunlar gözümüzün önünde olmaktadır, soyutlanma ve yalnız bırakılma korkusu sanatçıyı sessizleştirmekte, edilgenleştirmekte, güçsüzleştirmektedir. Bugün İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nı eleştirmeden sanatta bir iyileşme ve yücelme olanağı var mıdır. Bugün bianelle ilgili (geçmiş ve gelecek) gerçek bir eleştiri yapmadan sanatın sorunlarını kavramak olası mıdır. Bugün nerdeyse Tünel ile Taksim Meydanı arasına sıkışmış alanda üretilen ve tüketilen sanatla ilgili eleştirel bir yaklaşım sergilemeden içimiz rahat edebilir mi. Bütün bunları korkmadan olmuyorsa korkarak o da olmuyorsa çok korkarak söylemek durumundayız. Bunun sonunda kendimizle hesaplaşmamızda huzurlu olabiliriz, aslolan da budur.

Paraketa’daki diğer Ethem Özgüven yazıları:

Comments are closed.