Kaz Dağları ve Madra Dağında madencilik talanı ve hayat…

Güzel yurdumun, Çanakkale-Balıkesir illeri içersinde yer alan, Biga Yarımadası ve Edremit Körfezi diye anılan, doğal, tarihsel, kültürel zenginlikleriyle eşsiz güzelliklere sahip bölgesinde bir süredir siyanürlü altın ve gümüş madenciliği konuşuluyor. Yörenin ekolojisinde en önemli değerler olan Kazdağları (İDA) ile Madra Dağı, başta altın madencileri olmak üzere madencilerin kuşatmasıyla karşı karşıya bulunuyor.

Buna karşın;tüm yöreden ve ülkeden yükselen duyarlı tepkileri örgütlü bir sürece dönüştürme ve direniş çabaları yaşama geçirilmektedir. Öncelikle Kazdağları ve Madra Dağı’nın özelliklerine değinmek,sonra madencilik konusundaki ayrıntılara gelmek istiyorum.

KAZDAĞLARI (İDA):

Kazdağları’nın binlerce yıl öncesinden gelen adı İda’dır. Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi ile zaman içersinde İda adı Kazdağı’na dönüşmüştür. İda’nın sözcük anlamı ile ilgili olarak; Yunan dilindeki ide(düşünce) sözcüğü ile özdeş sayan, ağaç yada orman anlamına geldiğini savlayan, İda-idaia adının Kybele’nin bir sıfatı olduğunu ileri süren görüşler vardır. Edremit Körfezi’nin bir adının da İDAİON olması, bu son tezi desteklemektedir. Özellikle Homeros’un İlyada Destanında İda adı çokça geçer ve daima hayvanların anası yadakaynağı bol İdaolarak tanımlanır.

Antik çağlardan günümüze ulaşan eserlerden anlaşıldığı kadarıyla İda, çoktanrılı dinler döneminde kutsal bir dağdır. Bu çağlardaki inanışa göre baştanrı Zeus, Girit’te de bulunan bir İda dağında ana tanrıça Kybele ile kainatın efendisi Kronos’un birleşmesinden doğar. Adı İda olan bir kral kızı Zeus’a süt annelik eder. Bundan sonra Zeus’u İda dağında görürüz. Burada kızkardeşi Hera ile evlenir ve söylencelere konu olan ünlü Troia savaşını İda’nın doruklarından yönlendirir. İda dağı aynı zamanda Anatannrıça Ma’nın(Kybele) dağıdır.”MATER DEUM MAGNA İDEUM-Ana tanrıça’nın yüce dağı” denilmesinden bunu anlıyoruz.

Hristiyanlığın yayılma sürecinde, İda dağı yine kutsal olma niteliğini korumuş ve hristiyanlığın Avrupa’ya yayılmasında köprü işlevi görmüştür. Ünlü St.Paul İda dağından geçerek, bugünkü Odunluk İskelesi’nde kalmış ,buradan Bozcaada’ya ve sonrada Avrupa’ya ulaşmıştır. Kuzey Ege’de yer alan Edremit ve Altınoluk, hristiyanlığın merkezi durumuna gelmiş ve İda dağı çok sayıda papaz okulu ile manastırı eteklerinde barındırmıştır.  

Müslüman olan Türkler bölgeye egemen olduğunda da, İda’nın kutsal niteliği değişmemiştir. Aksine Türkler, İda adını Kazdağı’na dönüştürmekle, onun Tanrısal anlamını devam ettirmek istemişlerdir. Orta Asya’dan Anadolu’ya gelişleri süresince Türkler, müslümanlığı kabul etmişler, ancak daha önce sahip oldukları Şaman dininin bazı ögelerinide korumuşlardır. Türk boylarından bazılarının Şaman inanışlarında, Kaz, Göktanrıyı sırtında taşıyan kutsal bir hayvandır. İda dağıda, tanrılar tanrısı Zeus’u doruklarında taşıdığına göre, zaman içinde Göktanrı’yı sırtında taşıyan kaz motifi ile, Baş tanrı’yı doruklarında taşıyan dağ motifi özdeşleşir ve İDA adı yerini KAZDAĞI’na bırakır.

Tarihin ünlü coğrafyacısı,yurttaşımız Amasya’lı Strabon(M.Ö 64-M.S 21) Geographika adlı eserinde, İda dağı’nın Zeleia antik kenti(Gönen-Sarıköy) yakınlarında bir burunla, Lekton(Bababurnu) arasında sınırlandığını söyler. Bu bölgenin antik adı TROAS’dır. Troas İlionlular’ın toprakları ya da Troia toprakları anlamına gelir. Bu gün biz bu bölgeye BİGA YARIMADASI diyoruz. Kazdağları bu bölgenin tamamına yayılır ve yarımadanın coğrafi sınırlarını belirler. Kazdağları Edremit Körfezinin Kuzey kıyısına paralel, doğu-batı yönünde 60-70 km boyunca bir duvar gibi uzanır. Batı’da Ege Denizi boyunca ve Kuzey’de Marmara Denizi ‘ne doğru, araya nehirleri ve vadileride alarak devam eder. Bu görüntüsünden dolayı Homeros, Kazdağlarını bir ahtapot’a, Strabon ise kırkayağa benzetir. Kazdağları’nın en batı ucu olan Bababurnu (Lekton-Lektos), aynı zamanda Anadolu anakarasının en batı ucudur. Kazdağları idari açıdan, Çanakkale ve Balıkesir illeri arasında paylaşılmıştır. Kazdağları’nın Balıkesir sınırında kalan 21450 hektarı Milli Park’tır. Eko-kültür turizmi olanakları ile Kazdağları; 2002 dünya dağlar yılında, Yunanistan’ın Olimpos dağı ile birlikte bu alanda, dünyanın en iyi iki dağından biri seçilmiştir.

Bol kaynaklı İda-bin pınarlı Kazdağları’nın su varlığı görkemlidir, yaşamsal öneme sahiptir. Bugün kuzeyindeki Çanakkale bölgesinin ve güneyindeki Edremit Körfezi’nin ve hatta Lesbos (Midilli)adasının en önemli su kaynağı Kazdağlarıdır. Yine Kazdağları; dünyanın ikinci enbol oksijenini Şahindere Kanyonu’ndan taşıyarak, Altınoluk’ta insanlığa sunmakta ve yöreyi doğal şifa yurdu özelliğine kavuşturmaktadır. Bunun yanısıra Kazdağları, birinci derece deprem kuşağı olduğundan, tüm Biga yarımadasında şifalı su kaynakları boldur ve yörede ilkçağlardan buyana kaplıca hizmeti verilmeye devam edilmektedir. Jeotermal enerji kaynakları yine Kazdağları’nın yöreye sunduğu doğal zenginliklerdir.

Kazdağları’nda bini aşkın bitki çeşidi vardır. Başta Kazdağı göknarı olmak üzere 32 adet bitki taksonu sadece Kazdağları’nın büyülü ortamında bulunmaktadır. Yani sadece Kazdağları’na özgü endemik’tir. Dünya üzerinde sadece Türkiye’de bulunan 40, Avrupa’da bulunan 15 adet endemik bitki, aynı zamanda Kazdağlarında da vardır. Bu flora(bitki) zenginliğnin yanısıra, fauna(hayvan) varlığı da özellikle Milli Park ilanından sonra artış göstererek zenginliğini korumaktadır. Kazdağları yirminin üzerinde yabani hayvan çeşidine sahiptir.

Özelliklerini ve güzelliklerini anlatmaya bu satırların yetmiyeceğini bildiğim Kazdağları’nın tanıtılmasına burada nokta koyup Edremit Körfezi’nin doğusunda yer alan bir başka önemli dağımız olan Madra Dağı’nı anlatmak istiyorum.

MADRA DAĞI:

Madra Dağı, Edremit Körfezi’nin doğusunda yer alır. Havran’ın güneyinden başlayarak, verimli ovaların arkasından Burhaniye, Gömeç ve Ayvalık sırtlarından, Kozak Yaylası ile Bergama’ya uzanan Madra, yöre ekolojisini tamamlar ve hem yaşamsal,hemde görsel bakımdan çok önemlidir. Uzaydan bakıldığında Kazdağları ve Madra Dağı derin bir vadi ile birbirinden ayrılan iki kocadağ kütlesidir. Kuzeydeki kocadağ, Kazdağı; Anatanrıça Ma ‘nın dağı ise, güneyindeki yüce dağ Madra; Anatanrıça’yı yalnız bırakmak istemeyen erkeğinin dağı olmalıdır.

Madra sözcüğünün Luwi dilindeki anlamıda bu sezgiye denk düşer. Madra, Luwi dilindeki iki sözcüğün birleşmesinden oluşur. Ma ve Adra. Ma’nın Anadolu’ya egemen olan Anatanrıça olduğunu biliyoruz. Adra ise, yine Luwi dilinde koca kadının erkeği anlamına gelen bir sözcüktür. Kısaca Madra’nın anlamı Anatanrıça’nın erkeği dir. Madra Dağı,Bergama’nın kuzeyinden sessizce uzanıp, kuzeyde Kazdağları’na, Balıkesir’e uzanır. Kozak çukurunu granit kütlelerle kavrar, Geyikli dağları ile denize, Akrapol tepesi ile Bergama’ya Bakırçay’a ulaşır. En ulu tepesi olan Maya, denizden 1344 mt. yüksekliktedir.

Yabanıl yaşamın bugünde sürdüğü, kurumaz serin derelerinde kekliklerin oynaştığı, ıssız koyaklarında kara domuzların cirit attığı Madra; asırlık çınarların,yüce kestaneler ile soylu kızıl çamların yurdudur. Kışın karın-boranın evi,yazın poyrazın kaynağıdır Madra. Akdeniz’den güçlü bir lodos gelmiyorsa, Madra poyrazını üfler dağların kuytusundan denize. Madra onbin yıldan beri bilinen bir addır. Bir zamanlar bu topraklarda Luwi denilen bir halk yaşıyormuş. Çok ilginç bir halk olan Luwilerin öyle şanlı, namlı bir devlet, bir erk kurdukları bilinmez. Ama bugün Anadolu’da birçok yerleşim biriminin adı Luwi dilinden gelmektedir. Ne güçlü bir halk ve dildir ki o; etkili bir devlet oluşturmamasına karşın,yörelere taktıkları adlar, kentlere koydukları isimler binlerce yıldır yaşamaktadır.

Bugün, Madra adı ile birlikte, Bergama ve Edremit kentlerinin adları da binlerce yıl önce bu topraklarda yaşayan Luwi halkının dilindendir. Ma binlerce yıl Anadolu insanının inancında yaşayan Anatanrıçanın adıdır. İsa’dan önce onbinli yıllardan-ikibinli yıllar arasında geçen o tükenmez durgun zaman sürecinde, Anadolu’da yaşayan insanlar ”herşeyi yaratan ve üretenin” bir Anatanrıça olduğuna inandılar. Çok eski zamanlarda ona Ma, Hititler zamanında Kybele dediler. Anadolu’da Anatanrıça Ma adına onurlanmış bir çok yer vardır. O eski zamanlarda MİSİA’da denilen bugünkü Kuzey Ege yörelerinde, Kazdağları (İda)ve Madra Dağı Anatanrıça adına kutsanmış dağlardır.

Edremit Körfezi için yaşamsal öneme sahip Madra Dağı,aynı zamanda körfezi besleyen önemli su kaynaklarına sahiptir. Ayrıca doğanın armağanı Atatürk Kayaları’nı Gömeç’te insanlığa sunan Madra Dağı’mızda,çam fıstığı üretiminin çok üst düzeyde yapıldığı Kozak Yaylası eşsiz güzelliktedir.

Bugün bizim yaşadığımız bu topraklar çok anlamlıdır ve insanlık kültürünün ilk kez bir biçim aldığı mekanlardır. Ama gelin görünki, şimdi bu topraklar; bu kültürel birikimleriyle, zenginlikleriyle, güzellikleriyle asla bağdaşmayan, adeta onları yok sayan ilkel bir anlayışın ürünü olarak, altın-gümüş madenleri ile talan edimek istenmektedir.

Başa dönersek;yukarıda anlatmaya çalıştığım Kazdağları (İda) ile Madra Dağı, Biga Yarımadası ve Edremit Körfezi denilen yaşadığımız yöre,ne yazıkki madencilik dayatması ile karşı karşıyadır. Kazdağları’nın kuzeyinde Çanakkale bölgesinde 60 adet maden ruhsatı,Kazdağlarının güneyinde ve Madra Dağı’nda (İvrindi ve Balya dahil) 50′den fazla maden ruhsatı verilmiştir. Bunların yarıya yakını altın-gümüş madeni ruhsatı olup, geriye kalanıda yine son derece tehlikeli kurşun-çinko-molibden madenleridir. Hepsinin elde edilmesinde; başta en tehlikeli zehir olan siyanür olmak üzere çeşitli zehirli kimyasallarla işlem yapılmaktadır. Bu ruhsatların bir kısmıda inanılması güç ama, Kazdağı Milli Park’ı sınırları içindedir.

Dünya örneklerinde ve ülkemizde (Bergama-Ovacık ile Uşak-Eşme/Kışladağ) görüldüğü gibi madencilik faaliyetlerinde; bir yandan milyonlarca ton siyanürlü çamur atıklarının depolandığı dev atık barajları- birinci derece deprem bölgesinde- yaşamsal risklerle dayatılmakta,diğer yandan açılan bir kilometre çapında,400 metre derinlikte dev cehennem çukurları oluşmaktadır.  Yerin altını üstüne getirerek, ekolojik dengeyi onarılamaz şekilde bozacak işlemler sırasında yüzbinlerce ağaç kesilecek, çıkacak toz bulutlarından tüm bitki örtüsü olumsuz etkilenecektir. Tüm bunların yanısıra özellikle siyanürlü altın madenciliğinde aşırı su tüketilmektedir. Küresel ısınma ile kuraklık ve çölleşme tehlikesi yaşayan dünyamızda, en öemli değer sudur. Yöremizin ve Midilli’nin su kaynağı olan Kazdağları ve Madra Dağı’nda madencilik faaliyetleri ile sularımız yok edilecektir. Siyanürlü atıklar, tozların uçuşması, ağır metallerin harekete geçmesi gibi faktörler ile sularımızın bozulması-zehirlenmesi yine kabul edilemez bir durumdur.Kazdağlarının bin pınarı gözyaşları olmamalıdır.

Yaşadığımız yörenin yerüstü zenginlikleri ve doğayı esirgeyen, sürdürülebilir ekonomik faaliyetlerimiz, madenlerden çok fazlasını ülkemize kazandırmaktadır. Edremit Körfezi’nde, zeytin ve dünyanın en iyi zeytin yağını üreterek, Bayramiç-Çan-Biga-Gönen ve tüm yörede nitelikli tarımsal üretimlerle, ayrıca hayvancılık ve süt ürünleriyle her yıl ”8 milyar doları”aşan gelir sağlanmaktadır. Turizmde Edremit Körfezi ve Çanakkale ülkemizin geleceğidir. Yeraltında (bir kısmı gün yüzüne çıkarılmış olan) madenlerden çok daha değerli, 400′ü aşkın antik kent ve tümülüs ile eşsiz arkeolojik zenginliğe sahiptir. Deniz turizminin yanısıra termal turizm, sağlık turizmi ve eko-kültür turizmi olanakları ile milyarlarca dolar gelir elde eden yöremiz Dünya Kültür Mirası olarak koruma altına alınması gereken değerdedir.

Tüm bu gerçeklere karşın;bu topraklarda madencilik talanı dayatılması kabul edilemez. Verilen ruhsatlar iptal edilmeli, yenileri verilmemelidir.

Kazdağları’nda-Madra Dağı’nda, Biga yarımadası ve Edremit Körfezi ile tüm güzel yurdumuzda; Hayat altından daha değerlidir. Birileri para kazanacak diye hayatımızın karartılmasına izin vermeyeceğiz.

Bizler ”Vatan toprağın kutsaldır, kaderine terk edilemez” diyen, büyük önder Atatürk’ün yol göstericilğinde, toprağımıza-vatanımıza sahip çıkmaya kararlı yurttaşlar olarak; ekmeğimizi-havamızı-suyumuzu ve tüm yaşam alanlarınızı tehdit eden, başta siyanürlü altın-gümüş madenlerine-termik santraller ve benzeri girişimlere karşı örgütlü olarak sonuna kadar mücadele etmeye karalıyız.

Bu doğrultuda, örgütlülüğümüzü; tüm yöremizi bütünüyle kapsayacak şekilde KAZDAĞLARI VE MADRA DAĞI ÇEVRE PLATFORMU adıyla ve tüm Belediyelerimizi, Üniversitelerimizi, Barolarımızı, bugüne kadar destek veren 300′ü aşkın sivil toplum örgütü ve meslek kuruluşlarını içine alacak,muhtarlarımıza,siyasi partilerimize, köylüsü-kentlisi ile tüm yurttaşlarımıza ulaşacak anlayışta yaşama geçirdik. Tüm yurttaşlarımızı bu çok önemli ve onurlu mücadelede yer almaya, duyarlılık yetmez,sorumluluk almak gerekir diyerek;hayatımızı ve vatanımızı savunmaya davet ediyoruz.

Yöremizin-dağlarımızın özelliklerini, sahip olduklarımızı anlatmaya çalıştım. Buna karşın sahip olduklarımızı tehlikeye atacak,dayatılan vahşeti de özetledim. Bu dayatmaya karşı tüm yörede yaşama geçirmeye çalıştığımız örgütlü mücadeleden ve kararlılığımızdan da söz ettim,kalemimin yettiğince…..

Şimdi şu soruyu sormak gerekiyor; bir ülke en güzel toprak parçalarında, insanlarına rağmen, bu uygulamalara, emperyalist maden tekelleri ve yerli işbirlikçilerinin çıkarları doğrultusunda nasıl izin verebiliyor. Bunun yanıtını verebilmek ve yaşananları anlayabilmek için son başlığımızı koyarak bu yazıyı tamamlamak gerekiyor.

MADENCİLİKTE SÖMÜRGECİLİK

Türkiye 1989’dan bu yana Siyanürlü Altın’ı ve yanı sıra Madenciliği tartışıyor. Bergama ve Bakırçay köyleri halkının direnişi ve yıllar süren eylemleri ile ülke ve dünya gündemine etkin biçimde taşınan konu, şimdide Biga Yarımadası, Edremit Körfezi-Kaz Dağları ve Madra Dağı ile çok yoğun olarak tartışılıyor. Yörede gösterilen duyarlılık, medyanında inanılmaz desteği ile tüm ülkede yankı bulmakta ve tüm çevreler özellikle Kaz Dağları’nda madencilik faaliyetine karşı adeta isyan ederek tepki vermekte.

Olayın hikayesi 1987 yılında başlıyor. Ülkemizi birdenbire keşfeden, “Çokuluslu Altın-Gümüş Tekelleri” tam 20 yıldır ülkemizde faaliyet halindedir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden Dairesinin Eylül 1992 tarihli raporunda, bu şirketlerin Türkiye’ye yönelmesinde “iki önemli etken” olduğu şöyle ifade edilmektedir: Birincisi,yabancı sermayenin Türkiye’ye gelişini “özendirici” kanun ve kararnamelerin yayınlanmasıdır. İkincisi ve daha ilginci raporda şöyle belirtiliyor; “Büyük altın üreticisi Güney Afrika’da, son yıllarda çoğalan ırkçı hareketler, güvenli şartların kaybına yol açmış ve bu faktörde Türkiye’ye yönelmenin bir başka sebebini teşkil etmiştir”. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin olaya bakışı budur ve acıdır.

Ancak, o tarihte 6 yabancı şirketin 560 ayrı yerde arama ruhsatı almış olması ve sunulan kolaylıklar ne uluslar arası madencilik lobilerine-ne de yerli işbirlikçilerine yetmedi. Çünkü beklemedikleri bir halk direnişi ve hukuksal mücadele ile karşılaştılar. Bergama’da, Havran’da, Eskişehir’de, Artvin’de, Gümüşhane’de bilinçli ve duyarlı yurtsever insanların örgütlü ve kararlı direnişleri, kazanılan davalar, ülkemize acımasız sömürüyü dayatan çok uluslu tekeller ve işbirlikçilerinin emperyalist baskılarını arttırmasını da beraberinde getirdi. 2000’li yılların başından itibaren istediklerini almaya başladılar. Ve nihayet 5 Haziran 2004’te,yani “Dünya Çevre Gününde” 5177 sayılı yeni maden yasası ve bazı yasaları değiştiren yasa yürürlüğe girdi. Bu ihanet yasası ile ülkemiz de “Madencilikte Sömürgecilik” dönemine tam olarak girmiş oldu. Çünkü 5177 sayılı yasa, “Madencilik Lobilerinin doymak bilmez hırsları için,ülkemizin çevresel felaketlere sürüklenmesine yol açacak; BÜGÜNE KADAR PLANLANMIŞ EN BÜYÜK ÇEVRESEL YIKIM PROJESİDİR.” Kamuoyundan gizlenerek TBMM komisyonlarında görüşülen, yabancı dillerden çevrilen metinlerle desteklenerek hazırlanan ve genel kurulca onanarak yürürlüğe giren bu yasa ile; 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu, 4122 sayılı Milli Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Seferberlik Kanunu, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, 4342 sayılı Mera Kanunu, 2872 sayılı Çevre Kanunu, 6831 sayılı Orman Kanunu, 3621 sayılı Kıyı Kanunu ve 3213 sayılı Maden Kanunu değiştirilerek; Milli Parklar-Ağaçlandırma Alanları-SİT Alanları-Ormanlar-Sulak Alanlar-Su Havzaları-Kıyılar-Tarım Alanları-Mera Alanları-Turizm Bölgeleri madencilik faaliyetine açılmıştır. Böylece; Ülkemizin yetersizde olsa yasalar ile koruma altına alınmış bütün “Doğal-Tarihsel-Kültürel ve Tarımsal Varlıkları ve Zenginlikleri” madencilik faaliyetinin yıkımına açık hale getirilmiştir. Petrol, Jeotermal ve Maden arama faaliyetleri tümü ile ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) kapsamı dışına çıkarılmış,işletme faaliyetlerinin ise 25 hektardan küçük olanları yine ÇED’ten muaf tutulmuştur.

Anadolu gibi dünyanın en eski uygarlıklarına beşiklik etmiş,arkeolojik zenginliğinin yanı sıra yerüstündeki doğal güzellikleri de eşsiz olan bir coğrafyada,üstelik bağımsızlığını “Emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşı vererek-kanla” kazanmış Türkiye Cumhuriyeti’nde yani Mustafa Kemal’in ve bizim ülkemizde,böylesine emperyalist bir ihanet yasası nasıl yapılabilir? Bugün ülkemizin içinde bulunduğu ve 60 yıldır emperyalizme bağlı politikaların doğal sonuçları olarak yaşanılan durum, böyle bir yasanın yapılabilmesini olanaklı kılmıştır. Eğer sizin Borsanızın %70’i, Bankacılığınızın %42’si, Sigortacılığınızın %50’den fazlası yabancı şirketlerin eline geçtiyse, size bu yasayı yaptırırlar. Dünyada, silah ve petrol tekelleriyle birlikte en önemli güç olan Çokuluslu Altın-Gümüş Tekelleri ve onlar için var olan “Dünya Bankası-Dünya Ticaret Örgütü-IMF gibi kuruluşların baskıları ve yerli işbirlikçilerin (Yabancı Sermaye Derneği-Madencilik Lobileri-Siyasetçiler) gaflet dalalet ve hatta hıyanet içinde olmaları ile “TBMM’den 5177 sayılı yasa çıkabilmiştir. Böyle bir yasa ile madencilikte sömürgecilik dönemi başlamıştır. Bu yasa yürürlüğe girdiğinden bu yana,ülkemizin %20’sinde 155.000 km2 lik alanda maden arama ruhsatları verilmiştir. İşletme ruhsatları da peş peşe gelmektedir. Böylesine geniş bir yatırım özgürlüğü içinde,ülkemizin tüm ulusal ve evrensel değerlerinin engelsiz olarak çok uluslu maden tekellerine teslimini sağlayan bu yasanın yapılabilmiş olması, “Küresel Sömürgeciliğin” ulaştığı boyutu da göstermektedir.

Güney Afrika’da madenlerin hatırına,o toprakların asıl sahipleri olan siyahlara,tam 350 yıl dünyanın en zalim ırkçı politikasını dayatan,Brezilya-Venezüella sınırında ,Amazon ırmağının kıyısında parayı bile tanımadan yaşayan barışçı 20000 YANOMAMİ yerlisinden 1500 kadarını “Madenlerini almak için” katleden,Papua Yeni Gine’nin-Lefke’nin ve daha birçok yerin ekolojisini altüst eden,bu Çokuluslu Altın Tekelleri,göz koydukları Anadolu zenginlikleri içinde; “İçeriden bağlantılarla” ve her türlü “Gayrimeşru” yolu deneyerek “Sömürgeci geleneklerini” sürdürmeye çalışıyorlar. Türkiye bütçesinin çok üzerinde bir rantı “adeta denetimsizce” bu ülke topraklarından çalıp götürme amacındadırlar. Yaklaşımları da, Güney Afrika’ya bakışlarından farklı değildir.Nelson Mandela, bu durumu şu sözleriyle çok güzel açıklıyor; ”Beyazlar Afrika’ya geldiğinde bizim topraklarımız, onların tanrısı vardı. Sonunda topraklar onların, tanrı bizim oldu.” Olay, genel çerçevede bu boyutlardadır ve tüm yurtsever insanlara acı vermektedir.

Değiştirmeyi başaramadıkları 4086 sayılı Zeytincilik Yasasının koruyucu hükümleri ve direnmek dışında elimizde bu yağmaya karşı duracak başka bir şey yoktur. Yurtsever, doğa sever yurttaşlar olarak; Tüm yer altı zenginliklerimizin net karın %2’si gibi komik paylarla peşkeş çekilmesine ve yerüstü zenginliklerimizin de yok edilmesine karşı direnmeliyiz. %85’i mücevherat için kullanılan yani “hayat” için önemli olmayan “Altın’a” karşı, dağlarımızı-ekolojik sistemlerimizi-temiz havamızı yani “HAYATI” savunmalıyız.

Küresel ısınma ve benzeri sorunlarla günümüz dünyasında birincil sorun artık, “Çevrenin Korunmasıdır”. Bize ve tüm canlı yaşama dayatılan bu vahşete; “Yaşanabilir bir Dünya” için karşı durmalıyız. Güzel Edremit Körfezi’nde ve Biga Yarımadasında “Çanakkale’de yatan Şehitlerimizin tanıklığında” Kurtuluş Savaşı bilinci ile direniyoruz,direneceğiz. Bu direniş, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkımız için olduğu kadar, “ülkemizin bağımsızlık değerlerinin korunması” bakımından da önemlidir. Kaz Dağları’ndan “Pandora’nın zehiri Siyanür” ile “Zeus’un Altın’larını” çalmak istiyorlar. BAŞARAMAYACAKLAR!!!

Mehmet Akif Öznal / Mimar 16805 
Gümçed Edremit Körfez Şb. Bşk. 

TEŞEKKÜR 
Kazdağları anlatımında Sayın İskender Azatoğlu’nun, Madra Dağı anlatımında Sayın Sefa Taşkın’ın çalışmalarından yararlanılmıştır. Dostlarıma saygı ve sevgilerimle.

Comments are closed.