
belki de paraketa gazetesinin çıkma sebebini sizle bir kez daha paylaşmam gerekiyor:
hiç konuşmayanların konuşması için çıkarıyoruz demek en doğrusu. akdeniz bizim hepimizin geldiğimiz anamız, anamızın karnı.
belki bu anlamıyla önemli. küçük balıkçı ve küçük üretici de belki en az konuşanımız onun için önemli ama gördüğünüz gibi hepimize açık bir platform burası. yakında çağdaş edebiyatla ilgili yazılar başlayacak, balık yemekleri tarifleri başlayacak.
yakında “karşı kıyıdaki hısımlarımız” adında bir bölüm başlıyor, yunanlı kardeşlerimiz yazacaklar. kendi yolunu açarak ilerleyecek gazeteniz. bizim adımıza yıllardır konuşan onbir kişi var ve bunların da altı yedi kişilik bir yedek kadrosu var, içlerinden bir ya da bir kaç tanesi hastalanır ya da sakatlanır ya da çok falsolu bir şey söylerse o yedekler sahaya çıkıyor. bu takımdan ve bu takımın oynadığı oyundan biraz bıktık da paraketayı ondan çıkarıyoruz. daha önceden varolan ancak çeşiti gerekçelerle bugünkü kadar sık kullanılmayan hepsi birbirinin yerine geçebilen ve aynı anlama gelen (bir başka deyişle hepsi tamamen anlamsız) bazı tanım ya da kavramları alabildiğine sıklıkla kullanan bu ilk onbirin bizim hepimizi kapsayan bir söylemi var ve bu söylem hemen her durumda; sokaktaki adam, kamu oyu filan gibi bir tamlamayla başlıyor. evet biz oyuz işte ve bu gazete de bu ilk onbirin bir çırpıda iki kelimenin içine sıkışltırdığı insanların gazetesi. paraketa SOKAKTAKİ İNSANIN gazetesi, yani hepimizin gazetesi.
aslında bu ilkonbirin kullandığı bu tanımların varlık nedenleri önemli bir kamuflaj; birşeyleri saklamak. ama hep bunun tersi arzulanırmış, birileri adına birşeylerin ortaya çıkarılması istenirmiş gibi kullanılıyor ve aynı zamanda bir söylemin (hep aynı söylemin) belirleyicisi, girizgahı, kuvvet noktası. medyaya sık çıkma ayrıcalığına sahip küçük gurubun söylemi bu “sokaktaki adam” ile başlıyor ve “sokaktaki adamın” ya da “halkın” ya da “kamuoyunun” önemli sorunları ve gereksinimlerinin ortaya koyulmasıyla devam ediyor ve bu mühim medya insanlarının sırdan insanın bu sorunları için yarattıkları çözümleri açıklamalarıyla son buluyor. bütün bir ömrü “hizmete” adamış büyük insanlar bunlar.
“sokaktaki adam” gerçekleri bilmek istiyor.
“sokaktaki adam eziliyor.” biz bu insanların gelişigüzel gibi görünen ama belli kurallara bağlı, sığ, tekdüze, sıkıcı ve samimiyetsiz söylemlerinden onların bu ne idüğü bir türlü tam belli olmayan “sokaktaki adamı” iyi tanıdıklarını, dertlerini iyi bildiklerini ve “sokaktaki adama” belli bir sempati, sevgi ve yandaş olma duygularıyla yaklaştıklarını biliyoruz, anlıyoruz. eşşek değilsek eğer…
“sokaktaki adam” ama “sokaktaki kadın” değil. onun adamlığına karar verenlerin çoğu da adam zaten. ya da adam gibi, adamlaşmış kadınlar. tümüyle gelişigüzel bir görünümün altında böylesine bilgisizlik, maçoluk ve sığlıkla sınırlanmış ve planlı (teammüden). dine, devlete, paraya bağımlı, bağlı ve popülist. bu çok kıymetli insanlar birşey ya da başka birşey söylerken ya da söylemezken (hiç farketmiyor) içinde dolaşabilecekleri uzayın boyutlarını en ince ayrıntısına kadar biliyorlar ve bir çocuğun sobaya dokunmamayı öğrenmesine benzer bir bilgi var bunlarda. bilgiye dair sahip oldukları tek şey bu ve bu işe yarıyor, en azından onların işine. sobaya asla dokunmuyorlar…
bu insanlar; eğitimlerini, zekalarını, bilgilerini ve bilgeliklerini “sokaktaki adama” adayanlar, tüm vakitlerini sokaktaki adamın dertlerine derman olmak, onun sesi olmak doğrultusunda harcayan, kendi yaşamlarını, saadetlerini tehlikeye atan, her şeyi bilen, gören ve müdahale eden bu insanlar bir çok başka şeyde olduğu gibi, kelaynak kuşları, peri bacaları, sığla ağaçları gibi yaratanın yalnızca bu bereketli topraklara bahşettiği bir nimet. kimin hangi ülkenin böyle bir zenginliği var, kime nasip bu tür güzide şahsiyetler ki bizde söylemesi ayıp sürüsüne bereket mevcut; balık lokantasından, ceza sahasına ve oradan içtima alanına kadar uzanan bir düzlemde ve yerin yedi kat altından, galaksilere uzanan bir uzayda hacmi ve şekli olmayan, her renge ve kılığa bürünebilen bir şekilde devinebilsin, söz söyleyebilsin. aktar, doktor, güzellik uzmanı, müzik eleştirmeni, film eleştirmeni, antrenör, masör, hakem, hakim, savcı, şair, yazar, şehir planlamacısı, trafik polisi, güzel insan.
ve tüm bunları esas ceza sahasına asla girmeden, dokuz kusurlu hareketin yanına bile uğramadan ve tek bir sarı kart görmeden becerebilsin. yok böyle bir insan başka uluslarda, olmadığı için de bir televizyondan ötekine koşarak helak olan o onbir değerli şahsı yıpratmamak lazım, devleti yıpratmamak lazım, laikliği, orduyu, genel kurmayı ve camiyi yıpratmamak lazım. medyayı da yıpratmamak lazım. (bunlar nedir, nasıl yıpratılır, kim yıpratabilir, yıpranınca ne olur, bu saate kadar nasıl yıpranmamış, yıpranmışsa nereleri yıpranmış, yıpranan yerler onarılıyor mu, yedek parçası var mı, yurt dışından mı geliyor, nedir, ne oluyor). ancak “sokaktaki adamlardan” biri olarak ve haddim olmayarak bunların yıprandığı kanısında değilim. bu insanların oluşturdukarı sosyal yapı “kast” gibi birşey bir tarafta onlar diğer tarafta “sokaktaki adam”. bu büyük insanlar hacıyatmaz, ne yatıyor ne batıyorlar, alçaktan uçup, sığ dalıyorlar, direkten dönen hep onlar… bir tarafta bunlar öteki tarafta “sokaktaki adam”. ne yani bunları “sokaktaki adam mı” yıpratacak.
bu insanlar “sokaktaki adam” ile ilgili çalışanlar, onun sorunlarını algılayan, yorumlayan ve çözüm üretenler, bu üretimlerini tekrar “sokaktaki adama” iletecek bir gerece sahipler. bu bir kürsü, ekran, sayfa ya da mikrofon, bazan bunların birkaçı ya da hepsi olabiliyor. bunlar, hakkın hukukun adaletin tesisi, konuşan türkiye, çağı yakalamak gibi “sokaktaki adam” benzeri uydurma, gerçekte varolmayan olmasını da beklemedikleri ve bunun olup olmaması umurlarında bile olmayan birkaç lafı, sıcak bakarak, sek sek sekerek, ince elemeyip sık dokumayarak ifade ediyorlar, ifade ediyorlar, ifade ediyorlar bunu da ifade ediyorlar,şunu da ifade ediyorlar. o türkçeyi katlediyordu bari ben daha güzel konuşayım mesela ifade etmeyeyim de yalnızca söyleyeyim demiyorlar. kitap okumuyorlar, araştırmıyorlar, dinleme kültürleri yok, dinlermiş gibi yaparken bir sonra ifade edecekleri şeyleri düşünüyorlar ve susmuyor, düşünmüyor, ağlamıyorlar. onlar viyana metrosunun sandalyeleri gibiler; bıçak işlemiyor, yanmıyor, bükülmüyor, yerinden kıpırdamıyor, eskimiyorlar. çok olsa başka renge boyayabilirsin onları onu da kendileri gerektiğinde yapıyorlar. ve inanılması güç anlamsızlıkta ve acılıkta bir ses, yazı, görüntü bulamacını aralıksız üstümüze boşaltıyorlar. ve tüm bu yaptıklarından hiç utanıp arlanmıyorlar. bunların daha zekisi daha beter.
onlar bir başka açıdan “sokaktaki adamın” ta kendisi. onlar da okumuyor, araştırmıyor, dişini fırçalamıyor, yabancı bir dili yeterince yazıp okuyamıyor, yere tükürüyor ve elini ağzına kapatmadan esniyor. otellerden havlu çalan, kongrelerde dört tabak tas kebabı alan onlar, telefonları vakıftan açıyor ve “sokaktaki adamın” yöntemleriyle vergiden kaçıyorlar. buna karşın kendilerini çok başka bir yere koydukları belli oluyor. buna önem veriyorlar. bunu anlıyoruz. onlar farklılar, başkalar ve bunun boğuntuya gelmesini istemiyorlar. o çok sevdikleri “sokaktaki adamdan” aslında cüzzam gibi korkuyorlar. riyanın bir sebebi de bu.
bereketli yaşamlarının, “sokaktaki adam” için üretilmiş gürbüz ürünlerini “sokaktaki adamı” eşşek yerine koyan ve anasını ağlatan birisinin ya da birilerinin kamerasına bakarak, bilgisayarında yazarak, karavanalarını yiyerek, telefonunu kullanarak yaratıyorlar. keşfediyor, icad ediyor, daha henüz bulunmamış fiillere karşılık şeyediyorlar. arkalarından alfabeler, diller yetişemiyor. çağı yakalıyorlar, vizyonları var, televizyonları var, cep telefonları var, söylemesi ayıp leptapları var, herşeyleri var. kaşarlanmışlıklarıyla doğru orantılı, kişiliklerinde barındırdıkları ve besledikleri olumsuz insani özelliklerin yoğunluğuyla (cimrilik, bencillik, adam satma, yalan, her devrin adamı olma, dönebilme, hinoğlu hinlik) doğru orantılı olarak yükseliyorlar ve yükselecekler. ta arşı alaya kadar.
Cunda taşkahve yanında haşo kaptanla muhabbet
