Ölüm film çekiyor

Kalabalık bir bar… İnsanlar biraz sonra başlarına geleceklerden habersiz eğlenmekteler… Çok geçmeden içeri silahlı adamlar girerek ateş etmeye başlarlar… Barda az önce gülüp eğlenmekte olan insanlar birer birer yıkılırlar… Silahlı adamlar işlerini bitirdiklerinde arkalarında onlarca ceset bırakmışlardır… Bir ses duyulur; “Kestiiik!” Yere düşmüş adamlar ayağa kalkarlar, içeri görüntü yönetmeni, makyöz, yönetmen, işte artık bir film setinde kimler varsa onlar doluşur… Her şey bir mizansenden ibarettir. Fakat aralarından bir oyuncu yerde kalır, ayağa kalkmaz, kalkamaz, çünkü ölmüştür, gerçekten ölmüştür… Çığlıklar, şaşkınlık, telaş… Ortada bir cinayet vardır… Bu cinayeti kim işlemiştir? Katil kimdir?

Bu, bir sinema filminin ilk sahnesi… Son derece çarpıcı bir başlangıç. Filmin yönetmeni Aydın Arakon, esas adamı Orhan Günşiray, esas kadını ise Muhterem Nur. 1961 yapımı. Filmin adı; “Ölüm Film Çekiyor”.

 “İnsan öleceğini bilerek nasıl yaşar? Ya çıldırır ya da öleceğini unutur.” diyor Nazım Hikmet. Oysa sinema bugün bize, neredeyse izlediğimiz her filmde ölümü hatırlatıyor. Fakat şunu anlamakta güçlük çekiyorum. Bir genel kural olarak sinema gücünü özdeşleşmeden aldığı için bir izleyici olarak, gözlerimin önünde ölen biriyle,  bir kahraman ya da bir karakterle nasıl özdeşleşiyorum? Bu nasıl katlanılmaz olmuyor? Nasıl bana haz veren bir sanat eserine dönüşebiliyor? Genel olarak sinema onun istemediği biçimde düşünmeme izin vermez, teknolojinin olanaklarını kullanarak bana istediğini yaptırır ve en azından bir süre için beni yeni bir insan yapar, yapabilir. Tıpkı Prometheus ile birlikte ateşi Zeus’tan çalan ve kartallar onun gövdesini parçalarken tanrılara asla karşı çıkmamak gerektiğini oturdukları koltuklarda, çok keskin bir biçimde öğrenen Antik Yunanlılar gibi. Sinema da bana ölmek ve öldürmek provaları yaptırıyor. Neredeyse izlediğim her filmde bana ölümü hatırlatıyor. İktidarın bana önerdiği ölüm biçimlerine ya karşı çıkmamı ya da boyun eğmemi söylüyor. Peki ben ne yapıyorum? Korkuyor muyum? Öfkeleniyor muyum? Teslim mi oluyorum? Acı mı çekiyorum? Düşünüyor muyum? Unutuyor muyum? Yoksa izlediğimle arama beni sarsmayacak bir mesafe mi koyuyorum? 

Onunla arama mesafe koymak için çırpınıyorum: Lars Von Trier! Birkaç filmini düşündükten sonra Karanlıkta Dans ve Dalgaları Aşmak’ta duruyorum. Ölen iki kadın karaktere Selma’ya ve Bess. Bunlardan biri çocuk doğurduğu için öteki ise kocasının yanında olmasını istediği için ağır bedeller ödeyen iki kadın kahraman. Peki bedel nedir? Ölüm. Biri idam ediliyor öteki ise öldükten sonra kasabanın mezarlığına dahi gömülmeyerek cezalandırılıyor. Hangi anne ya da hangi âşık ölüp ölüp dirilmedi ki Selma ve Bess ile? Kadının arzusunun karşısına ölümü koyan Katolik rejisör Lars Von Trier’in dehası tartışılmaz. Ama niye ölümle cezalandırılanlar her zaman kadınlar diye soruyorum kendime? Cevap basit: çünkü kadınlara daha çok acırız ve Lars Von Trier’in sineması bir kanırtma sinemasıdır. Ve izleyicinin gözyaşı dökmesi için Kadın, çocuk ve ölümden daha iyi bir malzeme bulamazsınız… 

O’na teslim oluyorum: Martin Scorsese! Son filmi Göklerin Hakimi’ni Musolli’nin propaganda stüdyolarında çeken Martin Scorsese, Taksi Şoförü’nde Vietnam’dan dönmüş zavallı bir Amerikalı olan Travis’i anlatmıştı. Travis zavallılıktan kurtulmak için çırpınıyordu. Peki nasıl kurtuluyordu bu zavallılıktan? Bir suçlu haline dönüşerek… On dört yaşında bir kız çocuğunu bir muhabbet tellalının elinden kurtararak. Küçük kızın evine dönmesi için demek ki birkaç kişinin kanının akması gerekiyormuş… Scorsese bizi suçlu bir manyak ile bir kahraman arasında bırakıyor. Travis’ten bir kurtarıcı, bir cezalandırıcı, bir kahraman yaratıyor… Travis haykırıyor, “Bir gün bir tufan gelecek ve bütün bu pisliği silip süpürecek.”. Pislik bu gün olduğu yerde duruyor ama Robert De Niro’nun kendisiyle bütünleşmiş olan Travis o kadar kahramanlaşıyor ki bugün Vestel reklâmındaki Ata Demirer’den Sezen Aksu’nun klibindeki Yelda Reynaud’ya kadar bu kahramanı taklit ediyor…

Ona şaşırıyorum; Oliver Stone. Filmin adından da belli olacağı gibi bu filmde çok kan, çok ceset, çok ölüm var. Katil Doğanlar! Bu filmin evli ve birbirine son derece âşık çifti Mallory ve Mickey karşılarına çıkıp da kafalarına bozan herkesi uzun namlulu silahları ile öldürüyorlar. Stone da her öldürme anını bir çok film numarası kullanarak sunuyor bana. Öyle ki kurşun, yüksek kare okunarak birinin gövdesine girip onu öldürürken “katili” takdir bile ediyorum. Ama anlaşılan ikisini takdir edenler benimle sınırlı değil, filmin sonunda Mickey ile Mallory’nin fanatikleri bile oluşuyor. Tıpkı bundan otuz yıl evvel bir rejisörün karısını öldüren Charles Manson’un fanatikleri olduğu gibi. Charles Manson midemi bulandırırken Mickey ve Mallory’ye duyduğum şefkatle karışık hayranlık duygusu neden kaynaklanıyor? Çünkü bu bir film! Biraz sonra her şey bitecek ve hayatıma geri döneceğim… Hiçbir şey kaybetmiyorum…. Ama bir de gerçekten kaybedenler var…

Ona acıyorum: Roman Polanski. Merhametsizliğiyle meşhur Polanski’yi düşündüğümde aklıma ilk gelen filmi Rosemarry’nin Bebeği! Ne tuhaf ve kötü bir tesadüf; Polanski’nin karısı Sharon Tate, dokuz aylık hamile iken tıpkı filmdeki gibi, üstelik çekimler sürerken Charles Manson ve yedi kişilik çetesi tarafından doğranarak öldürülmüş ve duvarlarına da domuz kanıyla “Domuzlara Ölüm!” yazılmıştı. 1978 yılında sübyancılık suçlamasıyla Amerika Birleşik Devletleri sınırları içine girmesi yasaklanan Roman Polanski karısının katili tarafından cinayet işlenmeden önce bu filmi çekmemesi için uyarılmış ama filmi çekmeyi sürdürmüştü. Karısı ve henüz doğmamış olan çocuğu öldürüldükten sonra da filmden vazgeçmemiş ve filmi tamamlamıştı…

Ona hayranlık duyuyorum: Takeshi Kitano. Bebekler adlı filmini izledikten sonra midemin orta yerine bir ağırlık çökmüş bir hafta boyunca da kalkmamıştı. Benim Lars Von Trier ile arama koymak istediğim mesafeyi Kitano son derece usturuplu bir biçimde ikimizin arasına koyuyor ve bunu şahsına münhasır olan humor duygusu ile birleştiriyor. Ve ben sakinleşiyorum, etkileniyorum, hayran oluyorum. Filmin içindeki bölümlerden her birini bir mevsim oluşturuyor. Ve yazda, sonbaharda, kışta, sonbaharda hep biri ölüyor. Ama ölüm bana son derece insanca ve bana ait olarak sunuluyor. İster öldürüleyim, ister bir trafik kazası geçireyim istersem intihar edeyim ama günün birinde öleceğim. Belki bir dakika sonra belki bir sene sonra hayatım son bulacak. Bunu kabul etmeliyim. Kitano bana bunu söylemiyor, ben kabul ediyorum. 

Öfkeleniyorum; Hanny Abu Assad. Vaat Edilen Cennet;  bir Filistin filmi. Ölümün gerçekten kol gezdiği, mülteci kamplarında bombalanarak ölen üç yaşında bebeklerden duvar inşa edildikten sonra sağlık hizmetlerinden yararlanamadığı için can veren yaşlılara kadar her an herkesin doğal olmayan bir nedenden dolayı ölmek tehlikesi ile karşı karşıya olduğu Filistin’de bir de öldürenler var ki Vaat Edilen Cennet onları anlatıyor; canlı bombaları. Ben bunu tahayyül edemiyorum, yani bir insanın üzerine bomba koyarak kendini ve çevresindekileri havaya uçurmasını nasıl bir iman gücü sağlayabilir? Öldükten sonra cennete gidecek olmak, parçalanmak için ne kadar ikna edici olabilir? Filmi izleyince bunu anlıyorum, üstelik de bu o kadar zekice bir biçimde bana anlatılıyor ki bu denli trajik bir şeyin karşında bile gülümseyebiliyorum. Ölüm var ve ölümle pazarlık olmaz. Öyleyse ölürken öldürerek kendi gövdemi onların tankları kadar onların bombardıman uçakları kadar güçlü bir silah haline getirebilirim. Hem kurban hem katil olabilirim. Ama bunu anlamış olmak, filmi izledikten çok kısa bir zaman sonra Ürdün’de bir otelde kendini havaya uçuran Iraklının öldürdüğü kişiler arasında Çağrı filminin yönetmeni Mustafa Akkad’ın da olduğunu öğrendiğimde duyduğum öfkeyi hafifletmiyor.

Korkuyorum; Krzysztof Kieslowski. Öldürme Üzerine Kısa Bir Film’de taksi şoförünü gözünü kırmadan öldüren taşralı genç oğlanın soğukkanlılığından korkuyorum. Sessizliğinden korkuyorum. Bir insanı, tıpkı çatıdan boşluğa bir taşı parmağının ucuyla itmesi kadar rahat bir biçimde boğazlamasından korkuyorum. Yabancılaşmanın bu kadar günlük olduğu bir dünyada bu yabancılaşmanın pratik sonucunun öldürmek olduğunu bilmek tüylerimi ürpertiyor.

Peter Jackson’un Cennet Yaratıkları’nda annesini gözünü kırmadan öldüren genç kız, Visconti’nin Venedik’te Ölüm’ün de aşkı uğruna kolera olmayı göze olan besteci Gustav, Bergman’ın Yedinci Mühür’ünde ölümü oyalamak için onunla satranç oynayan adam, Milos Forman’ın Aydaki Adam’ında kendi ölümünü büyük bir gösteriye dönüştüren ünlü şovmen, Luc Besson’un Derinlik Sarhoşluğu’nda rekor denemesi ölümle sonuçlanan dalgıç, Benny’nin Video’sunda çocuklarının işlediği cinayeti ört bas etmek için dokuz yaşında bir kızın cesedini  parçalara ayıran anne ve baba, Furuğ Fehrruzad’ın Kara Ev adlı belgeselinde büyük bir içtenlikle kaydedilmiş olan cüzzamlılar, Cohen’lerin Barton Fink’inde kendi ölümünü kurgulayıp kaleme alan yazar, kısa bir zaman önce kanserden kaybettiğimiz Ömer Kavur’un Anayurt Oteli filminde kendini asan Zebercet… Sıralamaya sayfaların yetmeyeceği kadar çok ceset var bugüne kadar izlediğimiz filmlerde.

Ne kadar çok ölüm görüyoruz. Her an her yerde. Eğlenmek için gittiğimiz sinema salonlarında bile. Ölümle eğleniyoruz… 

Ölüm Film Çekiyor adlı filmin bir çeşit katil kim hikâyesi olduğunu söylemiştim. Filmin sonunda katil ortaya çıkar. Katil, yönetmendir. Filmin esas adamı Orhan Günşiray katilin yönetmen olduğunu ortaya çıkarırken elbette esas kadın Muhterem Nur’u da kapar. Film şöyle son bulur. Orhan Günşiray, Muhterem Nur’un kollarındadır. Polis gelir ve ifade vermek için onu Emniyete çağırır. Orhan Günşiray Muhterem Nur’a daha da sokularak gülümser; “Ben zaten emniyetteyim!”

Paraketa’daki diğer Funda Alp yazıları:

Comments are closed.