Kirlenmek güzel değildir

takip etmişsinizdir, ekran karşısında kah oturduk kah kalktık. dünyanın bir çok gelişmiş ülkesinde, geçen yıl yedi temmuz gecesi çok bildik şarkıcılar küresel ısınmaya karşı bir konser verdiler –büyük çoğunluğu batılı, ya da batılıya dönüştürülmüş doğulu ve büyük çoğunluğu erkek. (ekolojik bir konseptte karşımıza çıkan en tehlikeli guruba ait erkekler: beyaz 20-40 yaş arası ve çok başarılı, büyük çoğunluğu beyaz ya da beyazlaşmış siyah)

bütün bu kutlamaların önemli bir noktasında al gore var. bu yıl belgesel dersinde öğrencilerle birlikte çok önemli bir eğitim malzemesi olarak kullandığımız “uygunsuz gerçek” belgeselinin yönetmeni ve kahramanı. biz bu belgeseli“belgesel nasıl yapılmaz” konusunun görsel malzemesi olarak inceledik. bir belgeselden çok bir seçim propagandası filmine benziyordu ancak 1950 veya 1960 yıllarında kullanılabilecek cinsten bir propaganda filmi. günümüzün en bilinçsiz izleyicisini bile normal şartlarda beş dakika bile ekran karşısında tutamayacak kadar zayıf bir yapıya, anlatıma, estetiğe sahip bu film en iyi belgesel oscarı aldı.

batılı dostlarımız ellerine sağlık, (yedi temmuz gecesi konser arasında sık sık gösterdiler) sıradan batılı vatandaşlardan topladıkları paralarla daha kısa formatta propoganda filmleri yapmışlar (bildiğiniz gibi benzerlerimiz olan “batılı sıradan insanların” cebinde normal şartlarda biz “doğulu sıradan insanlara” oranla biraz daha fazla para olabiliyor. bu para da büyük oranda o batılı ülkenin doğulu ülkeye sattığı silah ya da başka bir şeyden elde edildiği için o parada bizim de hakkımız var desek de bunu kimse ciddiye almayacaktır o yüzden bunu geçelim) bu propaganda filmlerini batılı yönetmenler yapmış doğal olarak –ki bu hep böyle olur: para içeride kalsın hesabı. bu filmlerdeki ana tema şu: adı ne olursa olsun walter, muhammed, ayşe, ha jin veya hanalore veya isabel sıradan adam bulaşıklarını makinede yıkar ve televizyonunu stand by’a almak yerine tamamen kapatırsa küresel ısınma denen bu büyük musibetten kurtulacağız. bu nedenle de zaten “küresel ısınma” dediğimiz bu büyük dert başımıza herhalde bu sıradan insanların sardığı bir dert. (maalesef bunlar yani “her renkteki sıradan insanlar” biraz aptaldır, biraz aptal olmasalar ya ana akım bir televizyon kanalı sahibi ya amerika başkan adayı ya da artık ingilizce söyleyen bir zamanki ruhunu tamamen yitirmiş saç rengi, dansı ve melodileri herkes gibi olmuş aslen doğulu bir sanatçı olurdu onlar da-ama şükür ki büyük televizyon kanalları, al gore, shakira ve batılı yönetmen arkadaşlar ve onların doğulu ülkelerdeki uzantıları var.) bu sıradan insanlar yüzünden maruz kaldığımız bu büyük sorunu gene onların çözmesi gerekiyor. bu nedenle bütün kampanyalar onların, sıradan insanın kabahati üzerine inşa edilmiş.

hakikaten de benim baktığım noktadan bugün görülen korkunç manzara şudur: abd ve tüm diğer gelişmiş batılı ülkeler, her plağı bir kaç milyon satan bir kaç şarkıcı arkadaş, çok büyük bazıları çok uluslu televizyon kanalları ve çokuluslu şirketler hep bir olmuş çaresizce “sıradan adam” tarfından televizyonlarını stand by’da bırakan ve uçakla tatile çıkan ve gerektiği kadar bisiklete binmeyen veya yürümeyen, çalışma odasındaki ampülü bir an önce daha az enerji sarfeden bir ampülle değiştirmeyen ve daha da beteri biraz uzun duş yapan çok afedersiniz aptal ve bencil “sıradan insan” tarfından dünyanın başına musallat edilmiş “küresel ısınma” musibetiyle uğraşmaya çalışmaktadır.

ne mutlu bize ki varsınız demek lazım al gore, ne mutlu bize ki varsınız mtv, ne mutlu bize okan bayülgen ve beyaz var, sezen aksu var, jon bon jovi var, ford var, ntv var. onlar bizi ve dünyayı sıradan insanın batırdığı çukurdan büyük bir gayretle çıkarmaya uğraşıyorlar. önümüzdeki süreçlerde de yeni filmlerle, yeni konserlerle hem şu fani dünyadan biraz daha tad alacaklar hem de dünyayı düze çıkaracaklar.

gerçekten de manzara çok açık şu sıradan insanlar biraz az enerji harcamayı öğrense silah fabrikaları, otomobil fabrikları, deterjan fabrikaları daha iyi ve yoğun çalışacak, yeni savaşlarla daha fazla silah satılacak artan bu ticaret hacmiyle televizyonlara daha fazla reklamlar verilecek ve kapitalizm dediğimiz teker daha hızlı ve güzel dönecek. bütün bunlar için ne olur birazcık kısa duş alsanız yani, kokar mısınız.

bu yüce kampanyalara doğulu arkadaşlar da el verecek merkeze biraz daha yakın ve tuzu kuru diye de tanımlayabileceğimiz bazı genç arkadaşlar üzerinde en çok delik olan blucinlerin giyip rio’ya, kyoto’ya, oraya buraya gidip gösteriler yapacaklar. düşünün yani bu doğulu aktivist arkadaşların dünyayı biz “sıradan insanların” yarattığı kapostan çıkarabilmek için katlandıklarına, o hep aynı arkadaşlar, insan hakları derneklerinden, tabipler odalarından, sendikalardan, üniversitelerden, radyolardan, haber ajanslarından hep aynı arkadaşlar; almanyalara efendime söyleyeyim fransalara, brezilyalara, japonyalara gidip, onca yolu tepip bizim yerimize, bizi temsilen bu yüce çabada batılı arkadaşlarının yanında yer alacaklar ve “sıradan insana” yani sana, bana şunu söyleyecekler: hey sen bak o ampülü bir an önce daha az enerji kullananla değiştir ve işi bitirelim.

üçüncü dünya ülkelerinden bu toplantılara gitme inceliği gösteren radyocu, gazeteci, aktivist, doktor, alternatif enerji uzmanı ve sanatçı arkadaşların hep aynı kişiler olmasının nedeninin de anlamışsınızdır ama ben bir kez daha söyleyeyim: kahramanlık herkese de nasip olan bir şey değildir. kolay değil tabii, sen ben hergünkü sıradan insan aktiviteleriyle uğraşırken, bu ayın sonu nasıl gelecek, borçlar nasıl ödenecek, acaba bir zam olur mu, aylardır doktora gidemedim, dişim iyice çürüdü gibi sıradan ve bencil zırvalarla uğraşırken bu kahraman arkadaşlar senin benim iyiliğimiz için örneğin berlin’de, kentin göbeğinde ama neredeyse bir ormanı andırır sessizlikte bir bira bahçesinde, birbirinden çok uzağa konmuş masaların yarattığı espasın büyük huzuru içinde sıhhatli ve büyük göğüslü alman kızların getirdiği devasa bardaklardaki buz gibi birayı yudumlayarak ve domuz pirzolasını zarif lokmalar halinde keserek götürürken dünyanın kurtuluşunun formüllerini aramaktadırlar. hele hele bira biraz kana karışmaya başlayınca ve güneşli olmasına karşın yakmayan havanın verdiği hoş duygu bütün bünyeye yayılınca gözler, her ırktan kahraman insanların gözleri birbirlerine daha güzel bakmaya başlayınca çözüm daha da kolay bulunur ve dahiyane buluşlar ardı arkasına dökülür dillerden güzel dünyanın bütün güzel dillerinde: televizyonunu stand by’da bırakma, işe bisikletle git, daha yakın ülkelerde tatile çık, bulaşıkları elde yıkama. işte sen ben darmadağınık kişisel dünyamızın uçlarını biraraya getirmeye çalışırken her tarafından yırtılan hayatımızla uğraşırken.

bob geldoff önderliğindeki bu güzel arkaşların çabaları bugünle sınırlı değil. “1980lerde çok kıymetli bob geldoff yalnızca hristiyan dünuyaya hitap eden “band aid” karşıtı konserler yaparak kahraman olmuştu. “daha sonra” da fakirlik karşıtı “live 8” konserleri başladı. ama bütün bunların sonunda bob geldoff’un kendi etrafında ördüğü mit ve oluşan büyük ünü dışıda ne etiopya’daki ne de afrika’daki açlık çözülmedi. şimdi sıra iklim değişikliğine geldi. gene aynı güzel arkadaşlar aynı konsept üzerinden kendilerini rahatlatıyorlar. doğulular ne yapıyor, onların içlerinden seçilen hep aynı yedi kişi bu konsepti kayıtsız şartsız onaylayarak kendi ülkelerinin kültürüne ve diline bu zehiri naklediyor ve uyguluyorlar. doğuluların yaptığı da bu.

Paraketa’daki diğer Ethem Özgüven yazıları:

Comments are closed.