Fethi Kayaalp *

Resmi her şeyden önce bir mekan düzenlemesi olarak kabul ediyorum. Figüratif olmuş soyut olmuş benim için hiç farketmez. Benim için önemli olan, iki boyutlu düzeydeki dünyadır. Oradaki düzenlemedir.

Ailenin ulaşılabilen en erken üyesi nüfus kütüğümüzde Paşazade Mehmet bey olarak geçiyor. Dedem Ali Bey buranın ilk Türk belediye başkanı. Bu paşalık nereden geliyor, onu ben araştırdım, bulamadım. Babamın dayısı Tevfik Paşa, Namık Kemal’ in yakını. Ama Namık Kemal’den evvel yani Tevfik Paşa’dan evvel gelen bir paşalık var, onu ben bulamadım. Bizim bağlarımızın olduğu mevkii ve meralarımız Paşa Merası ismi, Paşa Damı, Paşa Bağları, Paşa yolu, yolu da var ama nereden geldi ben onu bilmiyorum. Ailem Bozcaada’ya ne zaman geldi? Tahmin ediyorum ya Fatih ile ya da 4. Mehmet ile beraber gelmiş olabilir.

Lausanne ile beraber işgal sona erince sonra aile olarak biz tekrar Bozcaada’ya gelip yerlemişiz. Motorlu vasıtalar yok. Haftada 2 gün vapur gelir ama hava sert olduğu zaman geçer gider. İstanbul’la bağlantı sadece vapurladır, karayolu yok. Çanakkale ile bile yoktur yani. O zaman yelkenli kayıklar var. Binersiniz karşı tarafta iskele yoktur.

Baştankara, bir kalas uzatılır. O kalastan artık kadınları sırtına alırlar, karşı tarafa geçirirler.

Ben Rum mahallesinde büyüdüm. İlkokuldaki bütün arkadaşlarım Rum çocuklarıydı. Rum evlerinin gayet beyaz duvarları vardı.

Rum çocukları duvarlara kömürle gemi resimleri yaparlardı. Ben onları gördüğüm zaman çok heyecanlanırdım. 4. sınıfa geldiğim zaman Enver Bey isminde bir öğretmenimiz oldu. İlk resim boyasını, yağlı boyaları ben onun çantasında gördüm. İlk yaptığımız iş Faik Sabri Duran’ ın fiziki haritasıydı.

İlk yağlı boya kullanmam da bu şekilde oldu.

10. yıl geldi. Ve 10. yıl marşı ama nota bilen kimse yok. Kim bilir, kim bilir? Doktor Papadopulos’un kızı matmazel Melfö bilir, keman çalıyordu çünkü. İnanın manken gibiydi, o kadar zarif. Yani vücudu, giyinişi o kadar zarif bir insandı.

Biz 10. yıl marşını matmazel Melfö’ den öğrendik.

Ailem beni Kabataş lisesine kaydettirdi. Oraya bir sömestr devam ettim. Mahallemizde Hüseyin Bilişik’le tanıştım, o beni hocasına götürdü, oradan akademiye gittik. akademiye sömestr arasında gittiğim için misafir talebe olarak girdim.

İlk yaptığım desen Milo Venüsü idi. Sabah başladığım o deseni ben, öğlen olduğunda bitirmiştim. Ertesi gün kapı açıldı, iki kişi girdi kapıdan, gayet şık, spor giyinen bana doğru geldi. Yüzü bayağı parlıyordu ışıkta, yaptığım deseni gördü. “bunu yırt, bunu hemen yırt.” dedi. Bu kişi Sabri Berkel’di, yanındaki de Nurullah Berk.

Ondan sonra ikinci bir desene başladım. Levi geldi yaptığım deseni çok beğendi.
Sabri Bey’e işaret etti, gravür atölyesine gelsin diye. O yıl hemen gravür atölyesinde başladım.

Gravür kazılarak, oyularak yapılan kalıplardan, plakalardan basılan resimlerdir. Özgür gravür dediğimiz zaman plakanın, kalıbın bizzat ressam tarafından hazırlanması ve bunların hepsinin sanatçı tarafından imzalanması, numaralanması gerekir.

Akademide gravür atölyesi reform hareketiyle başlamıştır.

Akademide 1940’ tan 47’ye kadar okudum. Mezun olduğum yıl akademi yandı.

Orada gravürün tekrar çalışılması, lito çalışılması 2. defa atölyenin açılmasıyla beraber başlar.

Sonradan müzeden ayrıldım, tamamen akademiye geçtim ve emekli olana kadar gravür atölyesinde çalıştım.

Halil Yakar’ın evi benim ablamın eviydi eskiden, biz sattık. Orada kocaman bir şamandıra vardı. O şamandıranın dibine gelirdi balıklar o zaman.

1950-1951’de o kadar çok balık vardı yani. Daha sonradan Karadeniz ve Marmara’dan gelen balıkçılar denizin dibini taradılar, şimdi artık balık yok. Olan da kültür balığı; levrek çipura…

Kastamonu lisesi her şeyiyle mükemmel Türkiye’nin en iyi liselerinden biriydi. İki binası vardı, bir de halkevini bize verdiler; üç bina, üç resim atölyemiz oldu. Rauf Mutluay ve Mehmet Deligönül bizde edebiyat öğretmeniydi. Seçme arkadaşlar, o kadar yetenekli çocuklar vardı ki gece gündüz resim yaparlardı. O hevesle akademiye bir çok öğrenci gönderdik…

Ekspertiz çok büyük sorumluluk yükleyen bir şey, bir etiği var; bilgiyle yüklü olmanız lazım, deneyiminiz olması lazım, duygusal olmamanız lazım. Ömrünüz boyunca yaptığınız hatanın azabını çekersiniz. Size gelen resimlerin geldiği andaki durumunu muhakkak tespit edeceksiniz; yazılı olarak, görsel olarak, optik olarak, fotoğraf olarak. Muhakkak bir arşiviniz olacak.

Sanatçıları çok iyi tanıyacaksınız, paletiyle, icra biçimiyle, kullandığı malzemeyle, imzasıyla, tarih atmasıyla tanıyacaksınız.

Bozcaada’ya ben yirmibeş yıl uğramadım. Akademideki arkadaşlar kendilerini adalı olduğum halde adaya götürmediğimden yakınıyorlardı. Nihayet onların ısrarlarına dayamayarak kalabalık bir grup topladım ve 1967 yılının 20 eylülünde adaya vardık; müthiş soğuk, kıyamet kopuyor,. Koreli adında bir meyhane vardır, oraya girdik, girdik ama herkes titriyor. Neşet (Günal) hemen Koreli’yi çağırdı bir tencere istedi, tencereye şarabı koydular ve ısıttılar, biz birer bardak içtik ve biraz kendimize geldik. Neşet çok ciddi bir arkadaştı. Ben çok az gördüm güldüğünü, tuttular Neşet’i oyuna kaldırdılar. Hayatında hiç oynamamış, kızı da görmemiş böyle oynadığını daha evvelden tabii. Hakikaten o akşam çok başka bir gece yaşadık Tahmin ediyorum rahmetli Neşet en mutlu gecesini o gece yaşadı…

Ben adalıyım ama Sulubahçe’yi bilmiyordum. Orada bir yer aldık Barba’dan. Çok cömert bir adamdı Barba. Orada yedi tane ev yaptık. Ancak o zamanlar adada motorlu araç yok, yol da yok. Çocuklar biz oraya gidemeyiz dediler, ben oradaki evimi hiç girmeden devrettim. Sonradan Poyraz Liman’da bir yer aldık, oraya ev yaptık. Neşet’de oaryı beğendi ve o da bize komşu oldu.

Hem karadan balıkçılık yapardık hem denizden. ama biz çapariyi bilmezdik. Ben çapariyi İstanbul’da öğrendim. Bizde tek oltayla limanın ağzına demirlerdik. Hamur takar atar kupez tutar hemen orada mangalda pişirir yerdik.

Genellikle denizciler ve daha çok Rum balıkçılar kasket takarlardı ama bizim bildiğimiz kasket değil. Bunu Deli Yorgi, onun kardeşi İstrati ve ikisinin amca çocukları giyerdi daha çok. Siperliği mika, kendisi lacivert renkteydi bu kasketin. Yana yatırılarak giyilirdi ve baktığınızda uzaktan parladığını görürdünüz. Bu kasketi gördüğünüzde “işte Ada’nın Rum balıkçılarından biri geliyor” derdiniz. Türklerden de vardı bu kasketi giyen. Bunlar Patapata Hasan Kaptan ve Bursalı Rıza’ydı. Bursalı Rıza, kasketini yana yatırır ve kulak hizasına bir gül yahut bir karanfil iliştirirdi.

Ben Rum Mahallesinde büyüdüm. Karşı köşedeki ev benim büyüdüğüm evdir. Bu ev Papa Artimos’un evidir. Yani kilisede papaz olan ve işgalden sonra Yunanistan’a giden şahsındır. Giderken evi babama bırakmış; “Mehmet Bey demiş bu evi size emanet ediyorum, dönersem tekrar gelir otururum, dönmezsem siz burada oturun”. “Hacı Veli’lerin Papazı” derlermiş ona ailemle dostluğu o dereceymiş. Hacı Veli, benim babamın kayınpederidir.

Türklerden bir Ömer Ağa dede vardı balıkçı, onun oğulları ve torunları hala sağ balıkçılığa devam ediyor. Rumlardan Hovardalar dediğimiz bir aile vardı. Babaları iki kardeşti. Limanda çok balık tutardık, amcam vardı benim Bal Mahmut. O kadar tatlı muhabbeti olduğu için Bal Mahmut derlerdi. Kadir Kaptan vardı, Cahit abi diye bir akrabam vardı…

Bir defasında on kilo ikiyüz gram bir sinarit yakaladık otuzluk misinayla. Bir çektim balık var. Mustafa dedi “deniz kaplumbağası geliyor”. çektik çektik kocaman bir alamet balık. Hemen ben kaşıktan tuttum attık içeriye. Şaşırdım ben de. O da şaşırdı ben de. Dedim ki gazla hemen adaya gidelim.

Lausanne’la birlikte, Ada bize geçtikten sonra biz Rumlarla gerçekten içiçe yaşadık. Rumlar babamı çok severlerdi. Babam rumcayı (elenika) bilirdi. Yani hem yazar hem okurdu. Farsi, Arapça ve Osmanlıca bilirdi, ayrıca türk dil kurumuna üyeydi. Dostu çoktu. Camiye de giderdi orda “hak” diye bağırır ama Rumların paskalyasında kutsal günlerinde onlarla beraber kanyak içerdi. Ayazma panayırı başlıbaşına bir olaydı. Şimdi tabi ondan bir kırıntı kaldı, Ayazma panayırından. Üç gün devam ederdi orası. Ayazma panayırı bir nevi kız beğenme meydanı, alanıydı. Mayıs ayı gelince Türkler de taşınırdı ama Rumların taşınması daha başka türlü olurdu. Yataklarını, yastıklarını ve çarşaflarını ata yüklerler; üzerini beyaz çarşaflarla örterlerdi. Hanım, elinde şemsiye ile semere oturur. Taşınma böyle başlardı işte. Ayazma Panayırı’na da böyle gidilirdi. Rum hanımları, bağlardan kasabaya dönerken, testici dükkanının hizasına gelince attan inerek kıyafetlerini değiştirirlerdi. İş kıyafetleriyle kasabaya girmek istemezlerdi çünkü. İşte, mayıs ayında herkes bu şekilde bağlardaki evlerine taşınırdı. Adada kalanlar sadece memurlardı. Onun dışında Rumlar pazarları kiliseye, Türkler de cumaları camiye giderlerdi. O vakitler adada müthiş bir güven vardı yaşayanlar arasında. Biz anahtarlarımızı ya kapının üstünde ya de eşiğin altında bırakırdık. Evlere ne giren olurdu ne de çıkan.

Balıkçı Panayi… onun bir oğlu vardı Taki. o da benim sınıf arkadaşımdı. Kızı vardı o bir sınıf alttaydı. bir tane de Kambur Panayot vardı ki o daha çok karadan balık avlardı, yani sandal balıkçısı değildi. Biz dalga kırana kordon deriz, kordonun kale kısmında kayalığa gider koku yapardı. Arkasında bir torbası vardı, branda bezinden balıkları oraya atardı. Bir de kovası vardı elinde : Koku, peynir suyu, sardalya salamurası ve kepekten yapılır. Melanur yakalardı ve karagöz yakalardı, sarıgöz yakalardı. oraya kuytuya giderdi, bir kamışı vardı, bildiğimiz kamış. Hayıt dediğimiz bir bitki vardır bizde sepet yaparlar onun ucuna –çok elastikidir o- onu bağlar gider kuytuya oturur. Evvela kokuyu atar. melanur köpüğe gelir, atıp çıkarır hemen torbaya. Torbayı doldurur döner.

Alimenus… Alimenus bizden çok çekti çocukluğumuzda. Komşumuzdu. Kilisenin zangoçuydu aynı zamanda. Çok mülayim bir adamdı. Neler yapardık. Çok yaramazdık çocukluğumuzda. Sandalını alır adamın balığa giderdik…

Babam Yunanistan’dan döndükten sonra evlenmiş benim annemle, tabi karşı köyden, denize alışkın değil. Hep “bu deniz beni öldürecek, bu deniz beni öldürecek” dermiş, o fırtınalara hiç dayanamamış en sonunda galiba o korkuyla hastalanmış. Kırk gün içinde ölmüş.

 

* Metin “Fethi Kayaalp” adlı belgeseldeki mülaktalardan alındı.
Fethi Kayaalp, 14 dak, 2006, türkçe/inglizce/yunanca; yönetmen: Ethem Özgüven

Fethi Kayaalp (1923-)
Ressam. Ezine’de doğdu. Bozcaada ve Çanakkale’de ilk ve orta öğrenimini tamamladı. 1940’ta Devlet Güzel Sanatlar Akademisine girerek, Nurullah Berk, Zeki Kocamemi ve Cemal Tollu ile birlikte çalıştı. Sabri Berkel ve Fransız sanatçı Leopold Levy ile altı yıl gravür üstüne çalıştı. 1951’de tanıtma ve eğitim amaçlı afişler hazırlamak üzere Sağlık Bakanlığı’nda görev aldı. Çeşitli okullarda resim öğretmenliğinden sonra, resim ve Heykel Müzesi ve Güzel Sanatlar Akademisi Gravür Atölyesinde görev yaptı. IX.İskenderiye Bienali’nde gravür dalında birincilik kazandı.

Paraketa’daki diğer admin yazıları:

Comments are closed.