Denizi yaşayanlar

Balıkçı Kahvesinde
Tan ağarırken ıslatıp yerleri süpürür kahveci çırağı. Müşteriler yavaşça alır yerlerini güneşin karşısındaki sandalyelerde. Kıyıda tek tük devinim, onarır, düzeltir ağları birisi.

Çıplak kadınlı takvimin yanından seğirtir elinde tepsiye çırak, mis gibi taze çay kokusu karışır yosun kokusuyla. Gazeteler dolaşır ellerde.

Gözleri denizin gökle birleştiği çizgide çoğunun: “Öldü olta, ağ balıkçılığı, troller gırgırlar geleli. Oğullara bir iş bırakalım dedik; memurluk, işçilik, demir kömür ocakları ‘gündüz iş – akşam ev’ daha çok çekti onları. Baba mesleği kayboluyor gittikçe”

İri kıyım, kara yağız birini gösterdiler: “Balıkçıydı eskiden, şimdi madende çalışıyor, geceleri bulaşık yıkar meyhanede. Sekiz çocukla bir odada yaşıyor.”

Gözleri uzakta bir başkası: “Üniversite, kitap alacaksın dermiş oğlana. Nerden bulup da göndermeli parayı?”

Kışın içeride onarır ağları Rüstem. Çokluk tarçın içer soba başında. Öksürüğe iyi gelir.

Dışarıda Pala. Balık satıcısı. Etli kollarından yukarı sıyırmış gömleğini. Balıklarını istif eder: “Yarın balık çekebilecek mi bizimkiler acaba? Yoksa yine mi deniz olacak?”

Mehmet Kaptan’ın Teknesinde
İlgileri süreklidir balıkçıların. İki tekne ayarlarlar, Bartın’a geçip, denize açılmak için. Balıkçıların kahvesi yavaşça uzaklaşır gözlerden. Mehmet Kaptan’ın küçük kamaralı teknesi peşine takıp martıları, yarar Karadeniz’in dalgalı sularını.

Mehmet Kaptan’ın küçük kamaralı teknesinde iki çocuk, yaşları 15 – 16. Biri kendi oğlu, diğeri komşularının. Şubat ayazında ayaklarında yarı yırtık, yarı ıslak keten papuçlar, çıkartırlar hamsileri deposundan teknenin. Birisi kırar tahtaları, diğeri temizler hamsileri. Ateşi yıkayıp pişirmeye başlarlar. Tepede hamsi artıklarına gelen martılar, teknede çalışan çocuklar, denizde dalga, hava sıfır civarında bilmem kaç derece. Fotoğraf çekenler için sorunlar hiçbir zaman bitici değildir:

“Neye yarar sizin sergileriniz?” İşte bu soruya içtenlikle yanıt verilmeli. Hem de yalnızca sorulduğunda değil. Martılar ötüp gelirken peşinden teknenin.

Yüzüne vuran rüzgar mı, uçsuz bucaksız doğa mı, yoksa aradığın yanıtlar mı diriltir seni bilinmez.

Bartın Limanında
Taze hamsiler yenir, mis kokulu ıhlamur ısıtır boğazları Bartın limanın girişinde. Balıkçı tekneleri ile dolu liman, irili ufaklı. Bir yanında limanı, bir yanında adı yazılı teknelerin. Çok ama çok büyük teknelerin üzerinde herkesin yakından tanıdığı çok ama çok büyük isimler yazılı. Bu isimler bile ürkütüyor yanından geçerken küçük balıkçıları.

İskeleye yanaştığında tekne, kıyıya bağlı otomobil dış tekerleri  -korumaya hak kazanmış bir tarihi eser gibi- onu karşılamak için göğsünü geriyordu sanki, yosunlaşmış gövdesinin.

Havaya bulut karanlığı çökmüştü. Büyük bir teknenin çok büyük loş kamarasına girildi. Ortada uzun tahta bir masa, iki yanında tahta sıralar, masanın sol yanında üzerine oturabilecek yükseklikte erzak dolapları, sağda köşede bir küçük televizyon, tam karşıda üzerleri darma dağınık ranzalar ve balık kokusu.

Sıralarda bizlerle söyleşmek isteyen kimi çocuk, kimi Karadeniz’in azgın dalgalarından korkmayan bıçkın delikanlılar oturuyordu.

Kapıyı açıp içeri giren birisi toz şeker arıyor, taze çay kokusunu da birlikte getiriyor.

“İşte” diyor, “biz böyleyiz! Bartın’da çamurlu su, Zonguldak’ta kömürlü su içeriz.”

Söyleşi başladığında hepsi son derece rahatlar. “Burada” diyorlar, “hepimiz madrabaza çalışırız.” Bakışıyoruz. Hemen anlıyorlar. “Biz kabzımala madrabaz deriz. Bizden bir kasa balığı ondan bir fiyatına alır, bizim sırtımızdan o kazanır. Denize açıldığımızda, hele kalkan avlıyorsak, o gün on beş gün kaldığımız olur. Bazen yolumuzu kaybederiz. Rusya, Romanya, Bulgarya balıkçıları yol gösterir bize.  Bazen de biz onlara. Hiçbir sosyal güvencemiz yok burada, boğulanlar, halat çekerken kolu bacağı kopanlar, tekneler ile birlikte denize gömülenlerimiz olur. Hiçbir can güvenliğimiz yok.”

“Neden balıkçılık?” diye sorulduğunda birisi atılır. Temiz yüzlü, lise mezunu birisi:

“Ben kuaförüm Beyoğlu’nda. Balıkçılık hastalıktır. İstanbul’da içimden bişeyler gelir, köpürür, durduramam coşar, taşar. Bırakırım bigudileri, doğru buralara, teknelere koşarım. Hastalık, belki de denizin gizemli büyüsü.”

Bir diğeri: “Mevsimlik çalışırız biz. Aralıkta başlar hamsi mevsimi. Nisana kadar sürer. Mevsim sonuna dek hep buradayız, denizdeyiz. İçki içmeyiz denizde, kadın yüzü de görmeyiz. Sezon sonunda, nisan ayında parayı bölüşürüz. Adam başı 75 – 100, bazen 200 bin düşer. Doğru şehre gideriz. Meyhaneye, kerhaneye, bara, pavyona yatırırız parayı. Birkaç gün sonra bir de bakarız, beş parasızız. Yapacak tek iş vardır. Yine buraya geliriz doğruca madrabazın kollarına, belki palamut, belki kalkan peşine.”

Birisi buğulu camdan dışarı bakıyordu. Gözleri daldı, uzaklara, çok uzaklara ulaştı. Anasıydı belki düşündüğü, belki bir kız sevdalandığı. Neydi acaba?

Comments are closed.