
Anadolu’nun denizlerine baktığınızda yazın; güneş ya da ay ışığının sularla oynaşan izdüşümü olan yakomozları , kışın; dört nala koşan atların yeleleri gibi savrulan ak köpükleri görürsünüz.
Gözleriniz deniz sularının enginliğine daldığında, denizin maviliği mi gökyüzüne yansır, yoksa gökyüzünün laciverti mi denize düşer, şaşar kalırsınız!
Akdeniz’in, Ege’nin, Karadeniz’in güngörmüş suları sizi kollarına alır, gizemli inançların, inanılmaz öykülerin, unutulmaz anıların kucağına bırakır.
Denizci anlatıları hep heyecan ve gizem doludur! İnsanın gözünde deniz bilinmezliklerle dolu, gizli bir dünyadır.
Ayağı üzerinde doğduğu topraktan ayrılmış, kendi elleriyle yaptığı tahta ya da saç teknenin üstünde doğanın en vahşi güçlerinden biri olan deniz üzerinde var olmaya, varlığını sürdürmeye uğraşan insanın bilinci düşlerle doludur.
Üstelik, denizle haşır neşir olan insan hep bir şeyler bekler! Ya deniz bir yoldur: Uzakları birleştirir! Ya da derin sular bir ekmek teknesidir: Ona sığınanları doyurur!
Düşler hep beklentiler üzerinedir!
“Deniz kızları” insanların bildiği en eski “denizci düşleri”dir..
Uçsuz bucaksız ummanda koca dalgalarla boğuşurken, kahpe bir lodos seni yutmak isterken, acımasız poyraz iliklerini dondururken, karayel bir karabasan gibi üstüne çökmüşken; “erişilmez gökyüzüne, söz dinlemez derin denize” karşı insan, kimden yardım umacak, kimden teselli arayacak, kimi arkadaş bilecektir?
Başları ve vücutlarının insan, belden aşağılarının balık biçiminde olduğuna inanılan “Deniz kızları” denizcilerin bazan yoldaşı, bazan sırdaşı, bazan sevgilisi, bazan da cellatıdır.
Kimi zaman umudu kimi zaman da umutsuzluğudur! Kimi zaman da onlar denizlerin her şeyi bilen zalim sahipleridir!
20. yüzyılın en güzel modernist şiirlerini söyleyenlerden biri olan, Amerika doğumlu İngiliz şair Thomas S. Eliot karamasarlığını anlatırken onlara başvurur:
Ama bana şarkı söyleyeceklerini hiç sanmıyorum.”
“Deniz kızları”, deniz gibi oynak, deniz gibi kaprislidir. Yardım etmek istediklerinde denizin her gizini size açarlar, geminizi sağ salim en uzak limanlara ulaştırılar ! Eğer düşmanlık etmek istiyorlarsa haliniz yamandır: Teknenizi alır, çeker, güvenilmez denizin derinliklerine sürüklerler!
Zaten “Deniz.., belki de kuşkucu büyük şairimiz Tevfik Fikret’in uzun “Balıkçılar” şiirinde dediği gibi:
“… kadın gibidir, hiç inanmak olmaz ha!”
Bir söylenceye göre: Dünyanın en usta ve bilge yöneticilerinden biri olan Makedonyalı “Büyük İskender”in kız kardeşi, bügünkü güzelim Selanik kentine adını veren “Thessalonike” öldükten sonra bir “deniz kızına” dönüşür.
Ege Denizinde dolaşırken karşılaştığı denizcilere “Kral İskender, yaşıyor mu? Ülkeleri yönetiyor mu?”, diye sorar! “Yaşıyor, yönetiyor!” yanıtını aldığı denizcilerin yolunu kolay eder, onları selametle uğurlar! Olumsuz yanıt aldığı denizcilere denizi dar eder, gemilerini batırır!
Bazan da “deniz kızlarıyla” balıkçı erkekler arasında büyük aşklar, evlilikler yaşanır. Ulu güneşin altında ciltleri denizin tuzlu suyuyla esmerleşmiş balıkçılar mavi sularda oynaşan beyaz ve güzel yüzlü “deniz kızlarına” hiç gönül kaptırmazlar mı?
Ancak “deniz kızlarını” kendine bağlamak o kadar kolay değildir! Erkekler, onların tarağını ya da aynasını çalar! Saklar! “Deniz kızları” erkeğe ancak kayıp eşyalarını buluncaya kadar bağlı kalır! Sonra gizemli sulara döner,yiter, gider.
“Sirenler”, insanlığın “deniz kültür”nün bir başka ürünüdür!
Eski Helenler, belden yukarıları insan biçiminde ve kanatlı, belden aşağıları balık biçiminde olan yaratıklar olarak tanımladıkları düşsel deniz varlıklarına “Sirenler” demişler. Hani bugün bizim, “siren sesi” dediğimiz, bir takım güçlü aygıtlar tarafından çıkarılan uzun ve ürpertici seslere verdiğimiz ad..
Mitolojik “Sirenler”in öyküleri, insanın denizin karşı konulmaz gücü karşısındaki çaresizliğiyle, deniz koşullarının gizemi; bilinmezliği ile , ilgilidir. Verdikleri bildiriyle, deniz koşullarının acımazsızlığı karşısında insanları ihtiyatlı, önlemli olmaya yönlendirir.
Söylenceler evreninde zamanla “Deniz kızı” biçiminde düşünülen “Siren” adı verilen varlıklar çıkardıkları çıldırtıcı seslerle, ya da müzikle denizcileri büyüler. Kendinden geçirir ve öldürür!
Şarkıların çekiciliğine kapılan denizciler, denizde önlerine çıkan gizli kayalıkları görmezler. Gemiler kayalara çarpar ve batar. Bazan “Sirenler”in sesiyle bilincini yitiren denizciler, sesin peşinden gider, denize atlar ve ölürler.
Onlar sanki denizin karanlık ya da kötülük gücünün simgesidir! Korkunun dışavurumudur! Ya da denizi, deniz varlıklarını insanlardan koruyan yaratıklardır!
Helen antik çağının ilk efsanevi, denizci kahramanları “Argonotlar”, “Argos”larıyla, “Hızlı” gemileriyle, Karadeniz yoluyla “Kafkaslara” kadar gidip, bin bir serüvenin ardından “Altın Postu” aldıktan sonra ülkelerine dönerken “Sirenler”le karşılaşırlar.
Aralarında “Jason, Peleus, Orfeus” hatta bir ara “Herakles” gibi ünlü yiğitlerin bulunduğu denizcileri “Sirenler”in büyüleyici ve ölüme sürükleyen müziğinden, müzikçilerin ve ritm tutmanın atası sayılan “Orfeus”un “lir”inden çıkan güzel sesler kurtarır.
Orfeus’un söylediği şarkılar “Sirenler”in çıldırtıcı müziğinden daha güzeldir ve onların etkisini bastırır. Böylece Argonot’lar öldürücü sesleri duymaz ve ölmezler.
“Sirenlerle” ilgili bir başka unutulmaz öyküyü İzmirli kör ozan “Homeros” anlatır.
İzmir’de Meles çayının kıyısıda doğduğu için “Melesigenes” lakabıyla da anılan “Homeros”, “İlyada ve Odeseya”nın yaratıcısı, “yazın”ın babasıdır!
Evrenselliği hiç bitmeyen; bir “eve, yurda,sevgiliye dönüş” destanı olan “Odeseya”, her şeyden önce “denizcilerin türküsüdür”.
“Odeseya”, insanlık kültürünü öylesine etkilemiştir ki, 20.yüzyıl “yazın”ını, biçim ve içerik olarak derinden etkileyen İrlandalı yazar “James Joyce”un başyapıtı da, “Ulisee”, yani “Odeseya” adını taşır.
“Troya” savaşından sonra gemileriyle yurtları “İtakha”ya dönmeye çalışan hem kurnaz, hem akıllı “Odysseus”un ve arkadaşlarının serüvenlerini anlatan destan, kahramanlarımızı “Sicilya” ya da “Capri” adası dolaylarındaki kayalıklarda “Sirenlerle” karşılaştırır.
“Odysseus”, kendini ve tayfasını “Sirenlerin” büyülü müziğinden korumak için hepsinin kulaklarını bal mumuyla tıkar, kendini de geminin ortasındaki direğine kalın halatlarla sıkı sıkıya bağlatır.
“Sirenlerin” sesleri duyulduğunda, halatların bağını çözmesi için “Odysseus” tayfalarına yalvarır ama kulakları tıkalı denizciler ne “Sirenlerin” sesini duyar ne de önderlerinin. Böylece ölümden kurtulurlar, yollarına devam ederler.
Bugün denizcilerin, teknelerin ortasındaki ana direğe “seren direği” denmesi de belki bu kadim öyküdendir!
“Deniz kızları” ve “Sirenler” denizci yaşamının insanlık kültürüne bir armağınıdır.
Bugün, Danimarka’da Kopenhag limanını girişinde, kıyılardan içerlerde; Warşova’da, Madrid’te bulunan çağdaş narin deniz kızı heykelleri geçmişten aldıkları esinle günümüz insanlarını sessizce selamlıyor.
Ege sularında, Edremit Körfezi karşısında, Midilli adasının küçük bir yamaç köyü olan Sikaminias’ın iskelesinde, kayalıklar üstünde, bugün küçük bir kiliseye dönüşmüş olan alımlı tapınç yeri “deniz kızları”nın yuvasından başka bir yer olabilir mi?
Çağdaş Yunanlı yazar Stratis Myrivillis’in “savaş muhacirleri” üzerine yazdığı, Sikaminias’daki bu kutsal yerle ilgili “Deniz kızı biçimindeki Meryem Ana ikonu”nun öyküsü, antik çağın “deniz kızı”yla hristiyanlığın “Meryem Anası”nın, “Madonna”nın kaynaştırması, söylencelerin kültürleri nasıl harmanladığını göstermez mi?
İnsanlık, yaşantılarının ve inançlarının izlerini hep kaydetti. Kayıt var oluşun kanıtıdır!
Deniz kendi kayıtlarını söylencelerle kuşaktan kuşağa aktarıyor.
Beklentiler, düşler, umutlar, korkular, çaresizlik, bilinmezlik, ölüm deniz yaşamının bir parçasıdır. İnsanlık “durumu”nun ta kendisidir!
Denizci, dalgaların ve rüzgarın sesiyle yaşar!
Deniz kıyısına ya da teknesinin kıçına oturmuş, avucuyla usul usul denizin pürüzsüz yüzeyini okşayan bir balıkçı, duru suların derinliğine baktığında, dip yosunları arasından gezinen, kayalıklar arasında balıklarla oynaşan “deniz kızları”nı mutlaka görür.
