
Dünyamızı; ahlaki ve fiziki dünyamızı nerdeyse tek başına televizyon belirliyor ve televizyonun dünyayı çok korkulacak bir mekan olarak kurguladığı açık. Bu korku yaratma süreci biz sıradan ölümlüleri razı büyük ve, homojen bir kitle haline getirmek çabalarının önemli bir parçası.
Küreselleşme adı verilen kandırmacanın gerçekten de küresel olan yanı da bu aslında;
rıza üreten bir makine olarak düşünülen ve bu yönde geliştirilen ana akım medyanın kolaylıkla tüm dünyaya ulaşması ve tüm dünyada temel benzer metodlarla operasyon yapması. (ana akım medya gelenekseldir, tutucudur)
Medyanın küresel yöntemlerle operasyon yapabilmesi için medyaya maruz kalan kitlenin de benzer özellikler göstermesi gerekiyor. Bizi büyük bir gayretle bu yüzden aynılaştırıyorlar. Biz de buna çok hazırız zaten…
Biz sıradan insanların arasındaki hiç sıradan olmayan yetenekli yaratıcılar da korkulması gereken ve korkunç olan veya medya tarfından olduğundan da korkunç tahayyül etmemizi sağlayacak yönde dönüştürülen dünyanın korkunçluklarından kurtulmak için büyük abilerin tasarladığı alışveriş merkezlerinden alış veriş yapmamızı, büyük abilerin sigorta şirketlerinde sigorta olmamızı ve onların bankalarına paralarımızı yatırmamızı sağlayacak yönde bizi ikna edecek filmler, bilbordlar, afişler, gazete ilanları yaparlar. Ve bize yol gösterir, bizi kurtarırlar.
Bizi aynılaştırırlar.
O yüzden kutsaldır reklamlar…
Dünyanın olduğundan da korkunç gösterilmesi sürecinde çok uzun bir süre üçüncü dünya ülkeleri önemli bir malzemeydi, gerek haberlerde, gerek kurmaca kitap veya filmlerde, gerekse belgesellerde fakirlik, şiddet, ekolojik toptan bir yokoluş adına Afrikayı, körfez ülkelerini, Güney Amerika ülkelerini gördük, onlara dair şeyler dinledik ve okuduk.
11 eylülden sonra bu süreç biraz değişti. Değişeceği de muhakkaktı. Hiç bir şeyi bir bölgeyle sınırlı tutamazsınız. Dünyanın özelliği ve yaşıyor olmasının sırrı bu sınırlanamazlıktadır. Hayatta kalmanın sırrı buradadır. Şimdi artık televizyon ister istemez rıza üretme malzemesi olarak Madrid, Londra, New york ya da New orleans’ı da kullanmakta. Bütün bunlarda sürpriz olan hiç bir şey yok. Foça’dan denize atılan çöp Midilli’den çıkar. Ne şiddeti ne de hastalığı yalnızca 3. dünya ülkeleriyle sınırlı tutamazsınız. Size sıçrayacaktır. Mutlaka.
Ekosistem ile ilgili bütün çabaların küresel bir değerlendirme yapılmaksızın anlamsız olduğu çok uzun süre önce anlaşıldı ve çağdaş çözüm yaklaşımları bu yönde gelişiyor (MU). Örneğin Dalyan’daki veya Patara’daki yumurtlama alanlarını, kumsalları ne kadar korur ve yaşama uygun tutarsanız tutun, binlerce kilometre uzaktan gelen caretta caretta kaplumbağalarının yolları üzerindeki engelleri, kirlenmeyi duruduramadığınız taktirde onların yok oluşlarını önleyemezsiniz.
Özellikle Brezilya’da ve bazı Güney Amerika ülkelerinde zengin mahalleler evlerini, kendilerini ailelerini arabalarını ve servetlerini ayak takımından korumak için öncelikli bazı tedbirler aldılar. Apartmanların etrafını dikenli tellerle çevirmek, özel güvenlik elemanları, binaların etrafının aydınlatılması ve sonunda özel güvenlik elemanlarının silah kullanma yetkisi de çözüm olmadı ve binaların etrafındaki tellere elektrik verdiler.
Çok açıktır ki bu da çözüm olmayacak. Yasakla, duvarla, korumayla, şiddetle ekosistemi koruyamazsınız, hiç bir sistemi koruyamazsınız.
Sonuç olarak ekolojik, politik ve ideolojik süreçlerin kurgulanmasında, idaresinde ve yönlendirilmesinde, problemlerin çözümlenmeye çalışılmasında küresel bir yaklaşımdan başkasının gerçek çözüm üretmediği çok açık bir şekilde ortadadır. Bir yöreyi ya da bir gurubu ötekilerden ayırmanın ve bu sınırlandırılmış alanda bir çözüm aramanın tamamen boş olduğu anlaşıldı vey artık anlaşılmalı. Bu çabaların aslında yaşamla, hayatta olma durumuyla çeliştiği de ortadadır. Sizler ne kadar yüksek güvenlik uygularsanız uygulayın Sao paolo ya da Lima’daki evinizi hırsızlardan koruyamazsınız. İstanköy’den birileri denize sintine suyu boşalttıkça Bodrum sularını temiz tutamazsınız. Hiç bir bölgeyi, organizmayı, mekanı ya da ekolojik alanı tamamiyle diğer alanlardan izole edemezsiniz. Diyelim izole ettiniz; ilgilendiğiniz alanı kapalı hiç bir geçirgenliği olmayan bir alan haline getirdiniz bunu başardığınız anda izole ettiğiniz o ev, o deniz parçası, o yeraltı suyu, o organ, o kişi, o orman veya o ekilebilir alan ölecektir. Akdenizden çok kesin bir şekilde ayırdığınız su parçasının içindeki yaşam çok kısa bir süre sonra sona erecektir. Bu hareketiniz o su parçasını Akdeniz’in genel kirlenme sürecine maruz kalmaktan ve etkilenmekten korumaz aksine onu tamamen ve hızla öldürür. Kültürler için, evlerin güvenliği için, çocukların güvenliği için, ekosistemin, faunanın floranın korunması için yapılacak tek şey olabildiğince geçirgen süreçler ve ortamlar yaratmak ve hava almayı, nefes almayı, soluklanmayı kolaylaştırıcı müdahalelerde bulunmaktır. Eğer siz bunun dışında bir süreç yaratmaya çalışırsanız ele aldığınız ve korumaya çalıştığınız şeyi öldürürsünüz ve aslında siz bu deliksiz geçirimsiz ortamı da sağlayamazsınız. Doğanın güçlü eli sizin kurmaya çalıştığınız kapalı geçirimsiz sitemi bir tokatta paramparça eder.Ekosistemle ilgili sorunlarda böyle olduğu gibi kültürlerle ve dillerle ilgili de böyledir bu…
Metaforik olarak da böyledir, gerçek hayatta da böyledir.
Çözüme giden süreç ya da yol özgür, geçirgen, şeffaf, açık, delikli bir ortamın sağlanmasıyla oluşur.
Eğitimle ilgili de böyledir. Bir hayvan türünün veya bitkinin neslinin korunması ile ilgili de böyledir. Türkiye bilim sanat ve felsefede dünyayı daha insani bir mekan yapma anlamında bugünkü konumunu korumakta inat ettikçe (hiç bir katkıda bulunmamak) bizim dilimiz olan Türkçe ölecektir. Zenginlerin malikanelerini elektrikli tellerle korumalarına karşın Arjantin’de hrsızlar evlere girecektir. Bu kadar gaddar ve korkunç şekilde ele almamıza karşın, kanatlıları diri diri yakacak kadar acımasız bir yaklaşımla çabalamamıza karşın kuş gribi sona ermeyecek ve benzeri başka hastalıklar ortaya çıkacaktır. Bu havalı üniformalı güvenlik görevlilerine rağmen liselere şiddet ve uyuşturucu girecektir. Sitelere hırsız girecektir. Buğdaya ve arpaya hastalık girecektir. Hiç bir şeyi izole ederek ele alamaz, düşünemez ve koruyamazsınız. Sorunların böyle çözülmediği ortadadır.
Dünyamızın küresel ısınma tehdidinin yakın, kaçınılmaz ve ciddi etkilerine maruz kalması ve çok büyük iklim değişikliklerinin yüz ya da milyon yıllarda değil ama bir on ya da yirmi yılda gerçekleştiğine dair yeni bilimsel bulgular uygulamada olmasa da teorik anlamda dünyanın bir bütün olarak ele alınması gerektiğini ve lokal çözüm arayışlarının anlamsızlığını çevresel olarak çok açık bir şekilde ortaya koydu ve bu bilgiler yeni değil.
Çevresel bu gerçeklere New york Londra ve Madrid’de patlayan bombalar eklendi: dünyanın bir tarafında insanlara sürekli zulmederseniz, fakir, adaletsiz, çaresiz yaşamaya mahkum ederseniz ve bu sömürüden pay alırsanız, oradaki şiddet ve kan orada kalmaz, kalamaz, kalamıyor. Ve Avrupa Topluluğu’nun sanal ve fiziki sınırlarına eklediğiniz yeni duvarlar, apartmanlarınıza ve çevresinde aldığınız tedbirler, uzaydan gözetleme yapabilen uydularınız bu geçirimsiz ve güvenli mekanları yaratamaz. Yarattığına dair bütün verilerin doğru olduğunu saptadığınız anda daha fazla korkmanız gerekir, çünkü o zaman geçirimsiz bir alan yaratmışsınız ve ölmüşsünüz demektir. Tümden korunmak, hele korunmaya yönelik defansif yöntemlerle korunmak ölmektir. Yaşam bir dolaşım, hareket, deliklilik gerektirir ve her anlamda kalite, çeşitlilik buradan doğar. yaşam geçirgendir, yaşam açıktır…
Bu uzun yazıyı tamamlarken sizlerle paylaşmayı en çok istediğim bölümü sona bıraktım:
Kuşlarda beliren bir hastalık ya da Akdeniz’de beliren öldürücü bir yosunla ilgili yayılma veya anormal durum artık çok çabuk farkediliyor ve bu alanla ilgili disiplinler belli bir çözüm üretmeye çalışılıyor. Benim burada yazdıklarımın çoğu daha yetmişlerde Adorno ve Umberto Eco tarafından söylenen şeyler. Biraz daha aranırsa eski Yunan’da ya da Hititler’de de benzer düşüncelere rastlanabilir. Ancak yirmibirinci yüzyılda yaşadığımız sorunun farklı, bize has, eskiden yaşanmayan ve en önemli tarafı bence şurada gizli; insanlığın tercih ettiği sistemin dünyamızın ekosistemi ve içindeki organizmalar ve canlılar üzerinde yarattığı tahribat, bilgisayarları, inekleri ya da kanatlıları etkileyen yeni virüsler, farklı mikroplar, hastalıklar farkediliyor ve çözülmeye çalışılıyor. Görünen o ki; okyanusların kirlenmesinden, yağmur ormanlarının azalmasına, buzulların erimesine ve tavuk gribine uzanan bir çok önemli sorun var. Bu sorunlar belli, nedenleri üç aşağı beş yukarı belli, çözümleri de. Ancak beyinlerimizin kapitalizmin oluşturduğu hastalıkların çoğu gizli. Belki insanlığın çok büyük bir kısmı, bizler de kuşlar ve tavuklar gibi hastalandık ama hastalık beynimizde ve ruhumuzda gizli.
Baskın ve hakim anlayışa karşı çıktığını savunan alternatif alanda da hatalar yapılıyor olabilir. Yüzyıllar boyunca bu böyle gidemez, gitmemeli. Bu bağlamda büyük bir çoğunluğu Brüksel’den gelecek rüzgarlara açık konumda inşa edilmiş ve Tünel’den Nişantaşına uzanan bölgede konumlanmış siviltoplum kuruluşlarını, bu rüzgarlara açık radyoları, radikal gazeteleri, bağımsız haber ajanslarını, medyayı ve bütün bu kaynaklardan akan bilgiyi sorgulamalıyız. Askerlerin bile eleştirilebildiği bir çağa girdik. İstanbul’un dokunulmaz ve eleştirilemezlerini de eleştirmek gerekiyor.
Belki kendisini alternatif olarak konumlayan bakış da süreçte merkezleşmiş ve bir tür ana akıma dönüşmüş olabilir. bu olasılığı değerlendirmek ve tartışmak lazımdır. bunu akla getirebilecek her tür yaklaşımı, yazıyı ve yazanı yok etmeye çalışan şiddet yüklü önlem tarzı yanlış olabilir. Alternatif olduğunu sanaların bakışları da hatalı olabilir, onların bilgi ve sanat aktarım, dağıtım ve paylaşım yöntemleri de hatalı olabilir. Belki onlar da taraflı, irrasyonel davranıyor olabilirler. Belki onlar da bir hiyerarşi ve iktidar yaratmış ve ikitdarı paylaşmıyor olabilirler, tıpkı Demirel ve Baykal’ın yaptığı gibi. Belki bazı stk yöneticileri de koltuklarına politikacılar gibi sıkı yapışıyor ve etaflarına bir koruyucu kalkan oluşturuyordur. Belki Anadolu yalnızca Diyarbakır’dan oluşmuyordur ve Önümüzdeki on yılda Kars’tan ibaret olmayacaktır. Belki başka yörelerde de insan hakları ihlalleri oluyordur, örneğin Tuzla’da, Behramkale’de, İzmir’de… Belki istanbul’da tüketilemeyen battal beden veya ihtiyaç fazlası, kullanım süresi dolmuş sanat eserlerini bir uçağa doldurup Diyarbakır veya Mardin’deki halkın başına boca etmekle sanata da, o periferide yaşayan ve merkezdekinden hiç bir eksiği olmayan sanatçı, sanatsever ve potansiyel sanatçıya çok anlamlı bir katkı yapılmıyor olabilir. Belki bu yöntemde çok koloniyalist ve oryantalist bir yaklaşım gizli olabilir. İki fotoğrafçı, üç grafikeri iki günlüğüne bu yörelere sözümona bir şeyler öğretme amacıyla göndermek de anlamlı bir sonuç yaratmayabilir periferideki sanatsal potansiyelin kurutulması ve periferideki çok değerli ve damıtılmış değerlerin, potansiyelin ve öykülerin merkezdekiler tarafından hoyrtça tüketilmesi ve üne tahvil edilmesinin dışında.
Belki İstanbul’da yığınlaşmış ve Avrupa’dan gelen her türlü sivil(!), demokratik(!), sanatsal(!) yaklaşımın ilk karşılaştığı kitle olan ve genelde Tünel’den Cihangir’e ve oradan da Nişantaşı’na kıvrılan coğrafyada bulunan bütün sanatsal, sivil yaklaşımları bir kez olsun korkmadan irdelemekte yarar var. Belki de yıllardır içine gizlendikleri bu dokunulmazlık zırhı onlardaki bazı hayatiyet vasıflarını yoketmiş belli organlarını işlevsiz hale getirmiş olabilir.
Ya da bütün toplumu saran kirlenme ve hastalıktan etkilenmiş olabilirler, yani herdurumda bir özeleştiri gerekebilir. Nasıl bugün bir çırpıda Fatih Terim’in yıllardır değiştirmediği (çünkü Fatih Terim de değişmemektedir) ilk onbirini (futbolu bırakanlar hariç) sayabiliyorsak, bütün sivil toplum liderlerini ve alternatif medya ekibini de sayabiliriz. Onlar da büyük bir toplumseverlikle kendilerin feda etmeye, demeçleri vermeye, televizyon programlarına çıkmaya ve gazete sayfalarını süslemeye devam etmektedirler.
Bütün bunlarda sorunlu bir yan olabilir.
Aydın ve alternatif olmak her tür eleştirden muaf olmak değildir.
Aydın eleştirilere açık olmak ve şiddete yönelmeden yanıtlamak zorundadır.
Belki de bütün bu alternatif ortamlara çok küçük, çok kenarda, hiç bir kurumdan destek almadan varolmaya çalışan bir yenisini eklemekte yarar var. bu yeni gazetenin adı “parekete”.
Bu gazetenin ilk baktığı alan deniz. Orada ilk gördüğü de küçük balıkçılar. hiç kimsenin duymadığı ve görmediği insanlar.
Paraketa’daki diğer Ethem Özgüven yazıları:
- Yaz Geçti
- Organik çilek
- Merhaba
- Suç ve ceza
- Paraketa 2009 için ikibinsekizin sonsözleri
- Yoğuşmalı kombi
- Birlikte yaşamak: ekoloji, eğitim, etik ve eylemle ilgili sorunlar ve çözüm yaklaşımları
- Büyük olmak, küçük olmak, direnmek ve hayatta kalmak
- Sanat 2007
- Sokaktaki adam; ama sokaktaki kadın değil, neden acaba...
